Fişek Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı














 

Genç Kız Evi

    Haberler ve Yorumlar      Sunum      Proje Hakkında   
   Fotoğraflar      

Genç Kız Evi'nden Haberler ve Yorumlar

     


Genç Kız Evi'nden İlk Haberler
Genç Kız Evi'nde Şenlik Var
Zorlu kış .... Ardından bahar.
Genç Kız Evi'nde Sevinç
Boztepe'nin Genç Kızları Kültür Gezisinde
Genç Kızlar Yönetime Katılma Peşinde
Boztepe'de Heyecan
Kadınlar Eliyle Topluma Sunulan Can Simidi
Boztepe'nin Genç Kızları Kentle Tanışıyor
"Kentli Evi" Kavramsallaştırması Temelinde "Genç Kız Evi" Modeli

Genç Kız Evi'nden İlk Haberler

"Keşanlı Ali Destanı" oyununu seyrettiyseniz, eminim aradan bunca yıl geçmesine karşın unutmamışsınızdır. Bir gecekondu mahallesinde geçen olayları, Haldun Taner kalemiyle, Engin Cezzar, Gülriz Sururi ve Genco Erkal oyunculuklarıyla, bu oyun olarak tiyatro tarihimizin kilometre taşlarından biri yapmıştı. Oyun, korunun söylediği bir şarkıyla başlıyordu:

"Sinekli dağ burası,

Şehre tepeden bakar."

Bizim, Boztepe Mahallesi'ndeki Genç Kız Evimiz de şehre tepeden bakan binlerce gecekondudan biri. Gazi Osman Paşa Mahallesinin lüks konutlarında oturanlar, tepelerdeki gecekondulara bakarlarsa, bizim beyaz badanalı , pencereleri ve kapısı mor boyalı evimizi, mor bir çerçeve ve mor renkle yazılmış "Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Vakfı" tabelamızı da görebilirler.

Evimiz üç oda bir salon. Odalar da, salon da, mutfak da bir çoğumuzun alıştığı büyüklüğün yarısından bile küçük. Hani, nohut oda, bakla sofa derler ya, işte öyle. Ortaya kurduğumuz sobayla ısınıyoruz. Ama hangi gönüllümüze sorsanız, coşkuyla, "çok güzel, çok sevimli" diyecektir size. Odalardan birini, kitaplık ve bilgisayar odası yaptık. En minik odasını da Evi'mizin sorumlu ablası Sibel Koca'ya ayırdık. Sibel, Hacettepe Üniversitesi Kütüphanecilik Bölümünü bitirmiş. O odayı, çoğu kez özel konuşma yapmak isteyen anneler ve kızlarımız için de kullanıyoruz. Üçüncü odayı derslik gibi düzenledik. O odada kızlarımız ödevlerini yapıyorlar. Hafta sonlarında da aynı odada iki ablaları (Melek ve Sibel) onlara Matematik ve İngilizce derslerinde yardımcı oluyorlar. Yaratıcı drama konusunda Nazlı Koca'nın katkısını sözcüklere sığdırmak olanaksız bence.

Her üçü, kızlarımıza çok önemli olduklarını hissettiriyorlar. Yüreklerindeki sevgiyi onlara aktarıyorlar. Tüm gönüllülerimizin de katkılarıyla, kızlarımız, belki de ilk kez, kendilerini çok değerli hissediyor ve kocaman bir sevgi yumağı içinde rahatlıyorlar; özgüvenleri gözle görülür bir biçimde artıyor. "Artıyor" deyince bir mutluluğu daha sizlerle paylaşmak isteriz. Bu üç ay içinde, kızlarımızın ders notlarında yükselme var. Öğretmenlerin verdikleri ödevleri kitaplıktan ve internetten yararlanarak yaptıkları için, öğretmenleri de bu gelişmenin farkındalar. Bilgisayarla oynamayı, kitap okumanın hep önünde tuttukları için, önlem almak zorunda kaldık. Bilgisayara süre kısıtlaması getirirken; kitap okuyup, özet çıkaranlara ödül vereceğimizi, onlara Ankara'yı gezdireceğimizi, Anıt Kabir'e götüreceğimizi söyledik. Coşkularını sözcüklerle anlatmak çok zor. Görmek gerek. Kitap okuma oranı gittikçe artıyor.

Şu anda 52 genç kızımız var. Onlara neden buraya geldiklerini sorduk. Bakın neler söylediler:

o) Burası sessiz. Rahatça ödevimizi yapabiliyoruz. Evde kardeşler, televizyon, yani gürültü patırtı çok. Sonra ev işi de var.

o) Burası sıcak. Masraf olmasın diye evde sobayı geç yakıyoruz.

o) Ödevlerimizi yaparken bilmediklerimizi sorabiliyoruz; kitaplıktan yararlanabiliyoruz.

o) Oyun oynayabiliyoruz.

o) Hepimiz rahat rahat konuşabiliyor, düşündüklerimizi söyleyebiliyoruz.

o) Evde de okulda da hep erkeklerin istediği olurdu. Şimdi, biz de onları çatlatıyoruz. "Bu ev biz kızların; erkekler alınmıyor" diyoruz. Burada neler yaptığımızı anlatıyoruz. Çok kıskanıyorlar.

Evet, işte kızlarımızın evimize gelme nedenleri kendi deyişleriyle bunlar. Çalışmaları aktardığımız bazı dostlarımız biraz buruk soruyorlar :

o) "Açılış yaptınız da, bizi çağırmadınız mı?"

o) "Yoo hayır, açılış yapamadık. Yapamadık çünkü daha evimizi yerleştirmeye çalışırken, kızlar ve anneleri kapımızı çalmaya başladılar. Sorular yağmur gibi, her gün artarak sürüyor. Hele kızları durdurmak olası değil. Milli Eğitim Bakanlığı, okulları bir hafta önce kapatınca da olan oldu. Kızlar kapımıza dayandı. Zaten onlar için hazırladığımız, onların olan evlerine girip sahiplendiler. Yani kendi evlerinin açılışını kendileri yaptılar."

diyoruz coşkuyla. Haberi olmayan dostlarımız da olanları öğrenince, sanırım bizim bu coşkumuza katılacaklardır. Biz, Vakıf gönüllüleri arkadaşlar, güzel şeyler yaptıkça, zorlukları yendikçe, kendimizi kutlar, alkışlarız. Genç Kız Evi açılalı üç ay oldu. Her şey çok güzel. Bu hafta yine kendimizi alkışladık. Başarmak, asıl önemlisi bunu sürdürmek çok önemli.

Çarşamba günleri, Genç Kız Evi'mizin kapısı annelere açılıyor. Kızını okula gönderen her anneye üretmesi için iş veriyoruz. Yapınca da, parasını ödüyoruz. Yoksulluğun solgunlaştırdığı yüzleri gülüyor. Yoksulluğu böylesine taşıyabilmek zor iş. Hepsi çok onurlu kadınlar. Birisiyle yaşadığımız bir anıyı, sizlerle de paylaşmak istiyorum. O yüreği kocaman, içi güzel kadının adın gelin Zeynep olsun. Zeynep'in o gün yüzü bembeyazdı. Ağrısı olduğunu farketmemek de olanaksız. "Neyin var?" diyorum, "Üç gündür kanamam var. Bir de sancı ki sorma !!" diyor. "Doktora gittin mi?" diyorum. "Yeşil kartım var. Ama yol parası gerek" derken, sürmeli gibi duran kara gözlerini kaçırıyor. Boğulacak gibi oluyorum. "Ben sana yol paranı vereyim" diyorum utanarak. Utanması gerekenler görmez, duymazken. "Yok olmaz. Üretmem için verdiğiniz tutakları bitirince vereceğiniz parayla giderim" deyip kaçar gibi uzaklaşıyor. Ertesi hafta tutakları getiriyor; parasını alıyor. Daha sonraki hafta yine soruyorum: "Gittin mi doktora?" "Evet, ilaç yazdı doktor. Bu haftaki tutakları getirdim. Paramı verin de gidip ilaçlarımı alayım" diyor. Zeynep'in kanaması bir ay devam etti. Ya biz ona üretecek tutak vermeseydik; ürettiği şeylerin parasını ödemeseydik...

Boztepe'de Zeynep kadınlar o kadar çokki. Çoğunun kocası mevsimlik iş görüyor. Kiminin kocasını ekonomik kriz vurmuş. Yani işsiz. Bizim öğrettiğimiz, üretmek için verdiğimiz işler, az da olsa dertlerine deva oldu anlaşılan. Şimdi sizlerden destek bekliyoruz sevgili dostlar. Onların ürettiklerini hep birlikte satmalıyız. Satmalıyızki, yeni malzemeler alıp onlara verebilelim.

Çarşamba günleri hem iş yapıyoruz, hem dertleşiyoruz, hem sorunlara çare arıyoruz. Kadın hakları, şiddet, hijyen, doğum kontrolu, üreme sağlığı konularında konuşuyoruz. Bazı konularda uzmanları çağıracağımızı söylüyoruz. Seviniyorlar. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü onlara bir hafta önce anlattık. İlgiyle dinlediler. "Haftaya burada hep birlikte Dünya Kadınlar Günü'nü kutlayacağız" dedik. Sözümüzde de durduk. 8 Mart'ta börekler, çörekler, pastalar aldık, evimize gittik. Güzel bir sofra kurduk, çayımızı demledik, kadınlarımızı beklemeye başladık. Aradan bir hafta geçmişti; ya unuttularsa?! Saat 13.30'da kapı çaldı. Bütün kadınlar bayramlıklarını giymişler; kiminin elinde dolma, kiminin elinde patates salatası, kiminin elinde gözlemesi vs neşe içinde içeri daldılar. Evimiz bir anda ışıl ışıl oldu sanki. Çoğunun bebeleri vardı. Üretim gününe onlarla gelirlerdi. Ama o gün bebeler yoktu. "Ne yaptınız bebeleri?" dedik. "Dedin ya, bugün Dünya Kadınlar Günü. Kocalara bıraktık". Saat 15.00'de okuldan çıkan kızlarımız, küçük kadınlarımız katıldı aramıza. Güldük eğlendik. Kadın olmanın keyfini çıkardık. Boztepe Mahallesi'nin kadınları, ilk kez, bu yıl, tepeden baktıkları şehirdeki kadınlarla birlikte Dünya Kadınlar Günü'nü kutladı.

Boztepe Mahallesi'ne bahar geldi dostlar. Hadi sesimize ses, gücümüze güç katın. Hepinizi Vakfımıza, Genç Kız Evimize bekliyoruz. Paylaştıkça güçleneceğimizi biliyoruz çünkü.


Genç Kız Evi'nde Şenlik Var

Boztepe ilköğretim okulunun zili son kez çaldı. Sınıflarından fırlayan çocuklar, bağırış, çığırış neşe içinde koşarak sokaklara dağıldılar. Okul, eylul ayının 15'ine kadar sürecek bir sessizliğe gömüldü. Çocuklar okuldaki şenliği, ellerinde karneleriyle Genç Kız Evine taşıdılar.

Ben takdir aldım.

- Ben de teşekkür getirdim.

- Tüm notlarımı yükseltmişim.

- Geçtim... Geçtim. Hani matematik ve ingilizcem kötüydü ya, ikisini de düzelttim.

Hepsi bir ağızdan konuşuyor. Hepsi zıpzıp taşı giibi. Ne enerji?!..

- Burada, evimizde, bir parti verebilir miyiz?

- Lütfen.

- Biz her şeyi hazırlarız.

Sessizlik. Gözlerinde kocaman soru işaretleri bize bakıyorlar. "Hayır" sözcüğü bütün mutluluklarını alıp götürecek. Buna hiçbirimizin cesaret edebileceğini sanmıyorum. Ayrıca, kızlarımızın "parti"sini çok merak ediyoruz. Biri fısıldar gibi soruyor :

- Parti yapabilir miyiz?

- Evet.

Genç Kız Evi'nin duvarlarını, pencerelerini aşan sevinç, sokaktan geçenlerin merakla bakmasına neden oluyor.

Hemen o gün kızlarımız, üstünde kendi elleriyle yaptıkları kalp resimleri bulunan davetiyeleri konu komşuya, bizlere verdiler. Parti günü heyecan içinde genç kız evine koştuk. Bizim küçük salonumuzun ortasındaki masalar kaldırılmıştı. Duvarlar boyunca koltuklar sıralanmıştı. Bizden önce gelen konu komşunun bir kısmı yerlerini almışlardı bile. Kızlarımızın bazıları bizi karşılıyor; bazıları da mutfakta harıl harıl birşeyler yapıyorlardı. Hepsi çok şıktı. Bazılarında folklor elbiseleri vardı. Bazıları boyanmışlardı. Salon dolunca müzik başladı. Kızlarımız bir birinden güzel dans ve folklor gösterileri yaptılar, şarkılar söylediler. Sonra da "Kendi ellerimizle yaptık" dedikleri, börekleri, çörekleri, patates salatısını, kısırı tabaklar içinde bizlere sundular. Öğleden sonra , bu kez biz onlar için hazırladığımız ödüllü oyunlar oynattık. Mutluluktan uçtular. Çünkü onların "parti"lerinde bu büyük bir yenilikti. Verdiğimiz mini mini armağanlara durup durup teşekkürler ettiler. Oysa bizim onlara teşekkürün ötesinde borcumuz var. O gün, hepimiz, kentteki yaşıtlarının parti anlayışlarını, yaşamlarını düşünmeden edemedik.

Saat geliyordu. Anneler kıpırdanmaya başladı.

Akşama yemek yapmak gerek.

- Hele durun, dedik. Kışın bir söz vermiştik. Sizleri Anıtkabir'e götürecektik. Gelmek isteyenler adlarını yazdırsın. Kaç kişi olduğunu bilelim ki, ona göre otobüs tutalım.

Ortalık bir anda bayram yerine döndü. Bazıları kaygılı ...

- Benim adam ne bana ne kıza dünyada izin vermez.

- Hepimiz gidersek seninki de benimki de izin verir.

- Kaynanam inşallah bebeme bakar.

- Adamlar işsiz güçsüz oturuyorlar ne olur sanki bir kez baksalar.

- Kente ineceğiz ha?!

- Atatürk'ün huzuruna varacağız.

- Onbeş yıldır Ankara'dayım. Boztepe'nin eteğine bir kez, o da adamla indim. Sağlık ocağına oğlanı aşıya götürdüm.

- Hadi kadınlar, yürüyün eve gidelim. Ne yapıp edip adamları kandıralım.

- Kızların da, bizlerin de adlarımızı yazın siz. Bizi almadan gitmeyin ha..

Gönüllülerimiz de onlar kadar heyecanlı. Otobüslerden fiyatlar alınıyor. Görev bölümü yapılıyor. Emel Kılıçarslan ve Banu Pehlivan, 46 kişilik iki otobüsle gerekli anlaşmayı yaptılar. İşi sağlama bağlamak için de otobüsün birine Emel, birine Banu binecekti. Saat 9.30'da Boztepe'nin eteğinde olacaklardı. Sokaklar dar olduğu için otobüslerin Genç Kız Evi'mize kadar çıkması ve dönüş yapması tehlikeli olabilirdi. Bir gün önceden Jale Şengül, koca bir kutuya doldurduğu boş sandviçleri, Tülin Koca, dilim dilim kestirdiği peynirleri yüklenip Vakfa geldi. Elbirliği, gönülbirliği edip sandviçleri tek tek hazırladık, jelatinlerle çift çift sardık.

Ertesi gün, erkenden Genç Kız Evi'ne gittik.Kızlarımızı ve analarını biz karşılayalım istiyorduk. Ama onlar bizden çok önce gelmişlerdi. Hepsi bayramlıklarını giymişlerdi. Ellerinde yiyecek çıkınları vardı.

Ata'nın huzurundan çıkınca bir de hayvanat bahçesine gideceğiz dediniz ya... Çocuklar acıkır diye düşündük.

Listedeki herkes tamam olunca, hep birlikte güle oynaya bayırdan aşağıya yürümeye başladık. Bazı pencerelerden gizli gizli bakanların yanı sıra, evlerinin kapılarının önüne çıkanlar da vardı. Kızı olan kadınların ve kız olmaktan dolayı kendilerini hep eksikli hisseden çocuklarımızın başı dik, özgüvenli yürüyüşleri bizi de yüreklendirdi. Doğru yerde, doğru bir iş yapıyorduk. Bütün mahalle biliyordu nereye gittiğimizi; ama bizimkiler, yine de bakanlara söylüyorlardı.

- Anıtkabire, Atatürk'ün huzuruna gidiyoruz.

- Sonra da hayvanat bahçesini gideceğiz. Akşama anca döneriz.

Kızlarımızdan birinin büyükannesi, "Önce Allaha, sonra size emanetler. Hadi güle güle gidin, güle güle gelin" diye sesleniyor. Sonra da arkamızdan bir tas su döküyor. Çünkü tepeden baktıkları kent, onlara çok uzak görünüyor.

Trafiği, gürültüsü, kalabalığı, yüksek yüksek binaları ve iki katlı otobüsleriyle, sirenleriyle kent "merhaba" diyor onlara. Anıtkabir'in merdivenlerinde gönüllümüz Jale'nin Anıtkabir'le, kurtuluş savaşıyla, Atatürk'le ilgili verdiği bilgileri cankulağıyla dinliyorlar. Anıtkabiri, müzesini, kurtuluş savaşının canlandırıldığı bölümü büyük bir duygu yoğunluğuyla dolaşıyorlar. Bazıları gözyaşlarını tutamıyor. Çıkışa yedi sekiz tane defter konmuş. Kızlarımız hemen sıraya giriyorlar; Atatürk'lerine duygularını yazmak için. Bir iki tanesini onlar yazarken biz de elimizdeki kağıda yazıyoruz:

"Atam;
Benim adım Zeynep Aktan.
Boztepe İlköğretim Okulu 6-B sınıfında okuyorum.
Daha önce gelemediğim için çok utanıyorum. Ama bizim oturduğumuz yer çok uzak. Babam sadece yazın çalışıyor. O yüzden paramız kıt. Yani belki bir daha gelemem. Ama seni çok seviyorum. "Kızlar okusun" demişsin. Ben de okuyorum. Çok çalışıyorum. Bu yıl da iftihara geçtim. Okuyup para kazanmaya başlayınca yine buraya geleceğim.
Seni çok seven Zeynep."

"Sevgili Atatürk'ümüz,
Sınıfımızda senin gençliğe hitaben var. Her gün okuyoruz. Bize bir çok görev vermişsin. Güvenmişsin. İçin rahat etsin. Hepimiz çok çalışacağız. Görevlerimizi yerine getireceğiz. Babam iki yıldır işsiz. O yüzden okuyup okuyamayacağımı bilmiyorum. Okuyamasam bile yine de sana layık bir kız olacağıma söz veriyorum.
Sinem Beylikova
Boztepe İlköğretim Okulu 7-A"

Kızlarımızın annelerine "Sizler de bir şeyler yazmak ister misiniz?" diye soruyoruz. Gözleri bulutlanıyor. İçlerinden biri sessizliği bozuyor: "Buradaki bütün kadınlar daha çocukken okullarından koparılıp alındı, evlendirildi. Ben ilk bebeğimi kucağıma aldığımda onbeşime yeni girmiştim. Bizler çocuklarımızla birlikte büyüdük. Zorlanırsam eğri büğrü birşeyler yazabilirim ama, Atatürk'ten utanırım" diyor.

Yüreğimiz sıkışıyor. Utanması gereken onlar mı?

Programımız aksamadan sürüyor. Saat 13.00'te hayvanat bahçesinin piknik alanına giriyoruz. Kızlarımız salıncaklara, tahterevallilere, kaydıraklara koşuyor. Anneler getirdikleri çıkınları açıyorlar. Piknik masaları domates, salatalık, yumurta, peynir, sarma, patates salatası vs. donatılıyor. Biz de hazırladığımız sandviçleri dağıtıyoruz. Yılda bir ya da iki kez giydikleri ayakkabılar, kadınların ayaklarını acıtıyor. Çimenlere oturup ayakkabılarını çıkarıyorlar; ayaklarını elleriyle ovuyorlar. İçlerinden bir ikisi dayanamayıp kızlarıyla birlikte salıncaklarda sallanıyor, tahteravalliye biniyor, top oynuyor. Kısa bir süre sonra çocuklarla annelerinin birbirinden farkı kalmıyor. Zorla ellerinden alınan, yaşayamadıkları çocukluklarını genç anneler çılgınca yaşıyorlar. Hayvanları görebilmek için o kafesten o kafese koşuyorlar.

"Artık dönüyoruz" diyebilmek ne zor.

Boztepe Mahallesine vardığımızda kızlarımız, anneleri, hepimiz sarılıyoruz birbirimize. Durup durup teşekkür ediyorlar. Biz de onlara teşekkür ediyoruz. Mutluluğu, nimetleri paylaştıkça çoğalıyoruz, güçleniyoruz çünkü.

Yoksulluğu, işsizliği, yeşil kartla çözmeye çalıştıkları sağlık sorunlarını bir günlüğüne arkalarında, evlerinde bırakmış olan kızlarımız ve kadınlarımız, "hoşçakalın" diye el sallayarak, sorunlarla dolu evlerine doğru yürümeye başladılar.

"Ben neler yapabilirim, nasıl katkıda bulunabilirim" diyen; sesimizi duyan herkesi, bu kısır döngüyü aşmak için, güçbirliğine, gönül birliğine çağrıyoruz. Sesimize ses, ellerimize el vereceğinize olan inancımızı hiç yitirmiyoruz.


Zorlu kış .... Ardından bahar.

Devlet İstatistik Kurumu'nun tüketim harcamaları araştırması sonuçlarında gelir gruplarına göre harcama türleri arasında en büyük fark eğitim harcamalarında ortaya çıkmış. Üst gelir grubundaki 3.519.000 aile geçen yıl 68,1 milyon liralik egitim harcaması yaparken; bu tutar alt gelir grubunda 0,5 milyon lirada kalmış. Yani zenginlerin eğitime ayırdıkları para, yoksul kesimin ayırdığından tam 136 kat fazla. Toplam işsiz sayısının 2.850.000 kişiye ulaştığı düşünülürse, yaşamak için savaş veren bu insanların eğitime yeterince pay ayıramamaları doğal değil mi? Doğal olmayan bu gerçekleri görüp, bilip çözüm üretmemek; susmak; gündem değiştirmek. Doğal olmayan, devlet bütçesinden eğitime az pay ayırmak. Özel okullara, özel üniversitelere kol-kanat gerip, devlet okullarını göz ardı etmek, alt yapısını hazırlamadan 8 yıllık zorunlu ilköğretim yasasını çıkarıp, arkasını kovalamamak. Doğal olmayan, sınıfta kalma olmadığı için, ilköğretimi bitiren yüzlerce öğrencinin hala okuma yazma bilmemesi, dört işlem yapamaması . Okumayı daha sökememiş çocuklara dördüncü sınıfta ingilizce öğretilmeye çalışılması. Doğal olmayan, Ankara'da yaşayan milyonlarca insanın Boztepe mahallesi gibi bir çok mahallede yaşıyanları tanımaması, onlar için birşeyler yapmaması.

Bu yıl Boztepe mahallesinde, yoksulluk daha da belini büktü herkesin.

Kızlarımızdan birinin babası "Evin reisi değiliz biz bacım. İşsizlik acı. Ama işsiz aile reisi olmak daha acı" dedi; sonra da utanç ve çaresizlik içinde başını önüne eğdi. Mahallede onun gibi yüzlerce baba vardı. Onun bu çaresizliği içimizi acıttı. Çünkü bu yıl yoksulluğun işsizliğin üstüne bir de karakış göz açtırmadı. Boztepe mahallesinde yaşayanlarla birlikte zorlu bir kış geçirdik. Su boruları patladı. Patlayan borulardan fışkıran sular, Genç Kız Evimizi bastı. Bütün mahalleli imdadımıza yetişti. Artık bizi kendilerinden sayıyorlardı. Her yıl bir-bir buçuk, hadi bilemedin iki ton kömür yakılırdı sobada. Ama bu yıl kış bitmek bilmedi. Kömürlerle birlikte evdeki erzaklar da, kış için ayrılan paralar da tükendi. Çocuklar çok sık hastalanıyordu. Öksürükleri yüreğimizi daraltıyordu. Zaten zayıf, çelimsiz olan bünyeleri yine de inanılmaz bir biçimde karakışa meydan okuyordu. Genç Kız Evimize gelen kızlarımıza okuldan geldikleri zaman verdiğimiz meyve, kek, poğaça gibi yiyeceklerin ve sütün miktarını arttırdık. Ama gördükki çocukların çoğu "Ben doydum, kalanını eve kardeşlerime götürebilir miyim?" demeye başladı. Oysa, doymadıklarını anlamamak için kör olmak gerekiyordu. Okullar kar tatili verince, kentteki çocuklar bayram ederken, Boztepe'deki genç kızlarımızın gözlerini umutsuzluk kararttı. "Siz burayı kapatmayacaksınız değil mi?" dediler. "Hayır" dedik, "Hatta okulların kar tatili bitene kadar sabahtan gelebilirsiniz". Tüm kızlarımızın gözlerine, yeryüzünü aydınlatacak kadar ışık doldu. Sobamız bütün bir kış boyunca çıtır çıtır yandı. Soframızda meyvelerimiz, keklerimiz, sütümüz hep oldu. Keyifle, ama hiç durmadan çalıştı kızlarımız. Bu çalışma tempomuza üç kez ara verdik. Bir gün kızlarımızı ve annelerini tiyatroya götürdük. Bu onların yaşamında bir ilkti. Haftalarca mahallede konuşuldu. Önümüzdeki yıl da gitme sözü alana kadar direndiler. Tiyatroyu çok ama çok sevmişlerdi. Sonra, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü ve 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutladık hepbirlikte. Güldük eğlendik. Çocuk ve kadın hakları, ulusal egemenlik üzerine söyleştik. Gönüllülerimizin hazırladıkları yiyecekleri yedik; armağanları dağıttık. Çocuklar ilk kez tattıkları çukulatalı pastalarını yedikten sonra, gerçekten çılgınlar gibi eğlenip bayramlarını kutladılar. Ertesi gün yine çalışmaya başladılar. Çünkü hepsi başarılı olmak istiyorlardı.

Evimizde, iki tane Fatma'mız vardı. Biri sarışın yeşil gözlü. "Sarı Fatma" diyorduk ona. Hakkari'den göç etmişlerdi Ankara'ya. Türkçesi çok zayıftı. O yüzden de dersleri tam olarak anlıyamıyordu. Her dersten kötü not alıyordu. Sarı Fatma, çareyi susmakta bulmuştu. Susmanın hiçbir konuda çözüm olmadığını, sorunların üstüne gitmek gerektiğini onun anlıyacağı bir dille bıkıp usanmadan anlattık. Sevgiyle sarılıp, ona güvendiğimizi, başarabileceğine inandığımızı söyledik; iyi de etmişiz. Sarı Fatma kış boyu Türkçesini geliştirmek için durup dinlenmeden kitap okudu. Okuduğunu bizlere anlattı. Hatta arkadaşları biraz derslere ara verip bilgisayar oynarken bile, O, "En iyisi ben kitap okuyayım. Oyunu tatilde oynarım" dedi. Türkçesi gün geçtikçe düzeliyordu. Her "aferin"den sonra daha çok çalışıyordu sarı Fatma. Ama ders yılı sona erip de, elinde karnesiyle karşımıza dikilip "Sizi çok mutlu edecek bir şey göstereceğim. Türkçe'den dört aldım. Sınıfımı da teşekkür ile geçtim." derken, sarı Fatma'nın yeşil gözlerindeki özgüveni keşke sizler de görebilseydiniz. Yanlız sarı Fatma değil, tüm kızlarımız çok başarılıydı. Dört kızımız "teşekkür"le, öteki kızlarımızın tümü "takdir"le sınıflarını geçmişti. Bizi mutlu eden bir başka başarı ödülünü de, geçen yıl liseye başlayan 7 kızımız getirdi. Liseye başladıkları ilk 2-3 hafta boyunca hepsi panik içindeydi. Dokunsanız ağlayacaklardı. Çünkü, Boztepe mahallesinden ilk kez inip kentle tanışmışlardı. Kent onları çok korkutmuştu. Ama bütün yıl elbirliği, gönül birliği ettik ve sonunda hep birlikte başardık. Karnelerin alındığı gün, onlar da Genç Kız Evimizdeydi. 5 takdir ve 2 teşekkür ile tüm liseli kızlarımız sınıflarını geçmişlerdi; artık lise 2 öğrencisiydiler. Geçen yıl Boztepe'den korkarak gittikleri kentten, başarıyla, asıl önemlisi yıkılmayacak bir özgüvenle geri dönmüşlerdi. Şurada üniversiteye ne kalmıştı?! İki yıl sonra üniversite sınavlarını da kazanıp, aynı özgüvenle karşımıza geleceklerine inancımız tam. Onların da, bizim her zaman, onların yanında olacağımıza inançları tam.

Karnelerin alındığı gün hepimiz oradaydık. Hepimiz birbirimize sarılıyor , birbirimizi kutluyorduk. Keşke sizler de orada olsaydınız da, bu sevgi yumağının görkemini görseydiniz. Emeğin, çalışmanın, elbirliğinin, sevginin sonucuydu bu başarı. Peki, sizler, niye orada değildiniz?

Kısacası, Genç Kız Evi'nin olanaklarından yararlanan genç kızlarımız, bu yıl da yüzümüzü güldürdü. Her geçen yıl, bilgilerini daha sağlam temellere oturtarak, başarılarını pekiştiriyorlar. Verilen ödevlerini hem kütüphaneyi, hem de interneti kullanarak yapıyorlar; bu onların araştırıcı yönlerini de geliştiriyor.

Genç Kız Evi deneyimimiz, okullarında, mahallelerinde ve hatta evlerinde, yeterli ilgi ve destekten yoksun kalan kızlarımızın nasıl silkinebildiklerini gösteriyor. Özgüven kazanıp, geleceğe umutla bakabileceklerini kanıtlıyor. Bu insanın doğasında zaten var. Yeterki bir el veren olsun. Çünkü zaten onlar, ezilmek, dışlanmak, eşitsiz konumlarını bir ömür boyu yaşamak istemiyorlar.

Evet, Boztepe mahallesinin tüm sakinleriyle zorlu bir kışı geride bıraktık. Çalıştık, başarıya ulaştık. Şimdi geçen yıl kızlarımıza ve annelerine verdiğimiz bir sözü tutma zamanı. Gezmeye gidiyoruz yine. Heyecan dorukta. Dolmalar, börekler, domatesler, meyveler vs dolu çıkınlarımız, toplarımız, iplerimiz her şey tamam. Bu kez Gölbaşı'na gidiyoruz. Otobüslere doluştuk. Neşe içinde ulaştık göl kenarına. Gölü ilk kez görüyordu çoğu. En az 8-9 çocuk parkı ve bir lunapark vardı. Çocuklar oradan oraya koşuyorlardı. Yanlız onlar mı? Ondört onbeş yaşlarında evlendirildikleri için çocukluklarını yaşayamamış anneleri de onlardan farksızdı. Mini trene binip gölün etrafını dolaşırken, onların mutluluğu yüreğimize doldu. Yorgunluğumuz bir anda yok oldu. Gücümüze güç kattı. O gün kızlarımız ve anneler, hem çılgınlar gibi eğlendiler; hem de kendi dünyalarının dışında ne kadar büyük bir dünya olduğunu gördüler. "Nimette ve külfette" birarada olmanın ve mücadele etmenin ödülünü yaşadılar. Bu güzelliği görmeliydiniz. Keşke siz de orada olsaydınız? Peki ama niye orada değildiniz?

Dileğimiz, sizlerin de bizimle birlikte olmanız; Genç Kız Evlerinin çoğalması; bu destekten yararlanan kızların, yaşamlarını ve ülkelerini çağdaş değerler yönünde dönüştürmeleri.

Haziran 2006


Genç Kız Evi'nde Sevinç

Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.

23 Nisan 2007. Genç Kız Evi'ndeki kızlarımızda olağan dışı bir hareketlilik var. Erkenden gelmişler; kapının açılmasını bekliyorlar. Kimi duvarın üzerine oturmuş; kimi merdivenleri bir iniyor bir çıkıyor, bir sokağın başına gidiyor, bir geliyor; kimisi "Son anda bir değişiklik olur mu acaba?" kaygısıyla ne yapacağını bilemiyor. Zaten Genç Kız Evi'ne gelirken giyimlerine özen gösterirlerdi; ama bugün daha bir temiz, daha bir özenli giyinmişler; üstlerindeki en güzel giysileri. Çünkü bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Atatürk, Türkiye tarihindeki en önemli günü, Cumhuriyetimizi, bağımsızlığımızı daha da ileri taşımaları için, çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmaları için çocukları görevlendirmiş.

İşte bu çaba içerisinde olan Boztepe'li genç kız çocuklarımız, Çankaya köşküne gidiyor. Hem Atatürk'ün yıllarca Türkiye Cumhuriyeti'ni yönettiği köşkü görecekler ve hem de Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer ile tanışacaklar. Ne büyük bir onur. Sayın Cumhurbaşkanının genç kızlarımızı onurlandırması, bir anda bütün Vakıf çalışmalarının önüne geçti. 5.Çalışan Çocuklar Fotoğraf Yarışması'nın sergi açılışı ve ödül töreni bile bir gün ertelendi.

Boztepe'li genç kız çocuklarımızın, Çankaya Köşkü'nü ziyaretleri, beklediğimiz gibi, çok güzel ve etkileyici oldu. Görkemli salonlar, halk oyunları, Cumhurbaşkanı'nın konuşması, her çocuğa birer armağan vermesi ve tek tek her çocuk grubuyla fotoğraf çektirmesi, unutulmayacak anlardı. Dönerken yolda bir Boztepe'li genç kızımız dedi ki: "Ne şanslıyız!". Biz de, dedik ki: "Bu bir şans değil; çalışkanlığınızın, okumak ve ülkeye katkıda bulunmak, tüm engelleri aşmak için gösterdiğiniz çabaların bir ürünü".

Nisan 2007


Boztepe'nin Genç Kızları Kültür Gezisinde

Diğer fotoğrafları incelemek üzerine tıklayınız.

Bir ders dönemini yine yarıladık. Onbeş günlük tatili hak ettik. Mini mini dörtler, 5'ler, 6, 7, 8'ler ve daha önceki yıllarda mini mini dört iken artık meslek liselerinde, Anadolu liselerinde, düz lisede okuyan kızlarımız, karnelerini sallayarak Boztepe'deki Genç Kız Evi'ne sevinç çığlıklarıyla koştular. Üniversitede okuyan, el verdiğimiz gençlerimiz de ara sınavlarındaki başarılarını paylaşmak için Vakıf merkezine doluştular. Sonuçları merak eden, üniversiteyi bitirip meslek sahibi olan gençlerimiz, vakıf gönüllülerimiz de oradaydı. Kısacası 9 yaşındakilerden 70'li yaşlarına merhaba diyen yürekler sevinç yumağı olup başarının keyfini çıkardık. Sonra da hep birlikte, yeni başarıları yaşama geçirmek için yürümek değil, koşmak gerektiğine karar verdik.

Boztepe'deki genç kızlarımızdan Fatma, yeni yıldan beklentilerini yazarken diyordu ki: "Ben yeni yıla yeni bir umutla girmeyi düşünüyorum. Eskiyi geride bırakıp ileriye bakacağım. Hayatımı değerli, güzel, iyi bir şekilde yaşamak istiyorum. İleride Vatanıma, Aileme, Sevdiğim ve değer verdiğim herkese yararlı bir birey olarak yetişmeyi düşünüyorum. Öyle olmak için de, elimden gelen her şeyi yapacağım. (...) Hiçbir zaman şunu bunu başaramadım demeyeceğim, başarmam gerek diyeceğim. Kendimi övmem beni başarıya ulaştırmaz; onun için kendimi eleştirmeyi düşünüyorum. Ailemde meslek sahibi olmuş kimse yok, ben neden bir meslek sahibi olmayayım ki. Bazı insanlar 'Kızlar niçin okuyor ki, dizini kırıp, evde el işi falan yapsın' diyor. Ben bu sözü hiç sevmiyorum. (...) Kadınlar da bu ulusun bir bireyi. Atatürk 'Kadın erkek eşit' demiş. Çağdaş bir ulus her insanın eşit olduğu ulustur. Kızlar okumasın diyenlere yanıldıklarını kanıtlayacağım."

Genç kızlarımız, her ne kadar dar bir çevrede yaşıyor olsalar da, her ne kadar kültür gezileri dışında birkaç sokak öteye geçmemiş olsalar da, ufukları çok geniş. Ülkede ve dünyada olup bitenleri izliyorlar. .... diyor ki : "Yeni yılda dünyanın yepyeni bir dünya olmasını istiyorum. Ozon tabakasının -bir mucize olsa da- delinmiş yerleri geri kapansın ve küresel ısınmanın adı bir daha duyulmasın; yeni yılda ülkemizdeki kriz yok olsun; ülkemiz daha gelişsin ve dünyada yeni buluşlar olsun; savaşlar bitsin, çocuklar ölmesin istiyorum."

Süreyya diyor ki: "Benim ilgimi çeken olaylardan biri olan işsizlik için üzülüyorum. Acaba birini neden işten sebepsiz kovuyorlar hiç anlamıyorum. Hem de kovup bir daha geri almıyorlar. Böyle işten kovulanlar için çok üzülüyorum. Keşke hiç böyle bir şey olmasa. Bazen gazeteciler onlarla konuşmaya çalışırken, sorduğu sorulardan biri olan "Kaç yıldır işsizsiniz?" sorusuna yanıt olarak "Neredeyse 1 yıla yakın işsizim" diyenlere çok üzülüyorum."

Pelin de Süreyya gibi düşünüyor. Sonra da ekliyor, "Evine ekmek getiremeyen babaların ne kadar üzüldüğünü bilmiyorlar mı? Bu insan haklarına aykırı değil mi? Hani insanlar, çocuklar eşitti?"

Kızlarımıza bizler de yürekten katılıyoruz. "Haklısınız" diyoruz. Sonra da hemen ekliyoruz: "Yanlışları doğru yapmak bizim elimizde. Bunun için çok çalışmalıyız. Kendi hatalarımızı başkalarına yıkıp rahatlamamalıyız. Üstümüze görev almayıp, hep başkalarından beklememeliyiz. Durmadan yakınarak, başkalarını suçlayarak, kötüyü iyi yapamayız" diyoruz. Sonra hep bir ağızdan neşeyle tekrar ediyoruz: "Kendimize, birlikteliğimize, dayanışmamıza, yaptıklarımıza ve yapacaklarımıza güveniyoruz."

Boztepe'deki genç kızlarımız, yarı yıl tatilinde, her zaman olduğu gibi, yine kentle ve sanatla buluştular. Ama bu yıl onları bir sürpriz bekliyordu. Vakfımızın yeni gönüllüsü Ayşe Kandamar, Opera Müdürü Sayın Erdoğan Davran ve Sayın Duygu İnandık Örnek'le görüşmeler yaptı. Kızlarımızın Ostim'de yeni açılan Devlet Opera ve Balesi Leyla Gencer Sahnesi'nde oynanan iki oyunu izleme olanağını sağladı. Büyükler daha önce tiyatroya gitmişlerdi, ama 4 ve 5'ler için bu ilkti. Hepsi çok heyecanlıydı. Çankaya Belediyesi de genç kızlarımızı taa Boztepe'den Ostim'e kadar otobüslerle taşıdı. Bu dayanışma için de, onlara teşekkür ediyoruz. İlk seyrettiğimiz oyun "Mutlu Prens"ti; müzikliydi, hüzünlüydü, derslerle doluydu ve tam bir görsel şöylendi. Genç kızlarımız bu oyundan büyük bir mutluluk duydular, keyif aldılar. İkincisi, "Küresel Isınma"yı konu alan bale ve saydam gösterisiydi. Kızlarımız ilk kez baleyle tanışmışlardı; şaşkınlıkla karışık mutlulukları görülesi bir tablo oluşturuyordu. Çalışmanın ödülü buydu anlaşılan. Sıra çalışmaya gelince canla başla çalışacaksın; sıra dinlenmeye gelince de, en düzeyli ve seçkin araçlarla dinlenirken kendini zenginleştirmeyi, geliştirmeyi sürdüreceksin.

Şubat 2010


Genç Kızlar Yönetime Katılma Peşinde

Ankara'da, Kızılay'dan 5 dakikalık bir yürüyüşle Kolej'e varırsınız. Bir yanı Kurtuluş Parkı ve Vedat Dalokay Evlendirme Dairesi'dir. Bir yanı eski TED Maarif Koleji Kampüsü, şimdi Çankaya Belediyesi, öteki köşede de beş yıldızlı ve yabancı sermayeli bir otel. Sağa dönüp hızlı adımlarla 15 dakika yürürseniz Türközü'ne, beş dakika sonra da Boztepe Mahallesine varırsınız. Ama, çoktan çevrenin görünümü değişmiştir. Yeşilliklerle kendisini süslemiş gecekondulara varmışsınızdır. Başınızı kaldırırsanız Gaziosman Paşa'nın lüks apartmanlarını da görebilirsiniz. Ama, henüz, Boztepe Mahallesi'ni ne TOKİ ne de müteahhitler çekici buluyor. Onun için de, hala, dar gelirliler için bir sığınak. Boztepe'nin sakinleri, kent içinde köyü yaşıyor. Olanaksızlıklar, onların kentle bütünleşmesini önlüyor. Kentliler için çok doğal olan bir çok şey, Boztepe'liler için hayal. Boztepe kadınlarının, eğitim düzeyi düşük; çoğunun okuma yazması bile yok. Çünkü ana-babaları ve içinden çıktıkları toplum, onları eve ve belirli bir role mahkum etmiş. Ama ne onlar, ne de kızları bu yazgıyı sürdürmek istemiyor. İşte tam bu noktada Genç Kız Evi'nin, mahalle için anlamı ortaya çıkıyor. Onun için mahallece, ne denli sahiplenildiği, gönüllülerinin sevgi-saygı gördüğü anlaşılabiliyor. Genç Kızların, neden, şiirleriyle Vakıf'a sevgilerini anlattıkları ortaya çıkıyor.

Amacımız belli. Genç kızları, kentle ve çağdaş yaşamla bütünleştirmeye çalışmak. Eğitimde başarılarını arttırarak, toplumda ve çalışma yaşamında kendilerine saygın bir yer edinmelerini sağlamak.

8 yıldır bu bölgede canla başla çalışıyoruz. Gönüllülerin, en yorgun olduğu, ülkenin gidişinden en bezgin oldukları dönemlerde, genç kızlarımız öyle şeyler yapıyorlar ki, verilen emeklerin hiç de boşa gitmediği ortaya çıkıyor.

Ekim ayında bir gün, okuldan çıkıp da genç kız evini dolduracak çocukları bekleyen gönüllülerimizi bir telaştır aldı. Çünkü, her zaman okul çıkışı bir koşu tutturan çocuklar ortalarda yoktu. Genç Kız Evi'nde hazırlıklar tamamlanmıştı : Masanın üzerine tabaklar; kekler meyveler; kızları bekliyor. Ama beş dakika, on dakika hiç ses yok. Ne yapılabilir?! Okula gidip bir bakılsa mı?!

Sonunda öncüler göründü... Çok heyecanlılar. Soluk soluğa ve hep bir ağızdan konuşuyorlar. Ne söylediklerini anla anlayabilirsen. Sonunda ne olduğu anlaşıldı : Okulda öğrenci temsilciliği seçimi yapılacakmış ve Genç Kız Evi'ne gelenlerden Tuğba okul temsilciliği için adaylığını koymuş. Hepsi heyecan içinde, arkadaşlarını destekliyorlar ve erkek aday karşısında başarılı olması için çırpınıyorlar. Ne inanılmaz bir şey ! Ne büyük bir gelişme bu!

Tuğba U., henüz 7.sınıf öğrencisi... Özgüvenli, arkadaşları tarafından sevilen bir genç kız. Çiğdem, neden onu desteklediğini şöyle açıklıyor :

- Tanıdığım bir kişiydi.

- Davranışları ve huyu iyi örnekti.

- Yapacakları çok güzeldi.

Bir başka arkadaşı, Nazlı, ona inandığını, çünkü, sözünü yerine getiren bir insan olduğunu söylüyordu. Tuğba "Öğrenci Meclis Başkanı" olursa, neler yapacağını heyecanla anlatıyordu (Bakınız Kutu No.1). Özgüvenliydi; ne istediğini biliyordu; mücadeleden çekinmiyor, kendisini diğer adaylardan aşağı görmüyordu. Naciye, onun çok çalıştığını ve başkanlığı hakkettiğini söylüyordu. Daha önce Genç Kız Evi'nde yapılan "Haftanın Genç Kızı" seçimlerinde de Tuğba, bir çok kez kazanmıştı. Çünkü arkadaşlarıyla iyi ilişkiler içindeydi, ağırbaşlı ve çalışkandı.

Ama ne yazık ki, bu kez Tuğba kazanamadı. Mehmet öğrenci başkanı oldu. Tuğba, seçime katılan beş aday arasında en çok oyu alan ikinci adaydı. Bu başarısı, ona, "Öğrenci Meclis Başkan Yardımcılığı" görevini kazandırdı. Tuğba'nın neşesi yerinde. "Önümüzdeki yıl yine adayım. Hatalarımı düzelteceğim. Yılmak yok. Bu kez göreceksiniz başaracağım" diyor. Arkadaşları da ona katılıyorlar; "Gelecek yıl biz de daha çok çalışacağız. Kızların yönetime katılmasının önemini herkese anlatacağız. Çünkü bizler annelerimizin önüne konulan engelleri aşmaya, bu yazgıyı değiştirmeye kararlıyız. Siz bize, 'İnanmak başarıya ulaşmanın tek yolu' diyorsunuz. Bizler de buna inanıyoruz. Başaracağız." diyorlar.

Boztepe'deki genç kızlarımız bu bilinçle ve kararlılıkla eminiz başaracaklar. Biz onlara inanıyoruz.

Ocak 2011


Boztepe'de Heyecan

I
Karne Telaşına Gerek Yok

2003 yılından beri, Boztepe'de (Türközü, Ankara) genç kızlarımızla birlikteyiz. İlkokul dördüncü sınıfta başlayan birlikteliğimiz, sekizinci sınıfın sonuna kadar yoğun olarak sürüyor. Ondan sonra da birbirimizi unutmuyoruz : Sıkıntı oldukça ya da özel günlerde biraraya geliyoruz. Genç kızlarımızın başarıları ile yaşamda attıkları adımlarla mutlu oluyoruz, kıvanç duyuyoruz.

Karnelerin alınması işte böyle özel günlerden. Anadolu, Meslek ve düz Lisede okuyan kızlarımız da, koşa koşa genç kız evine geliyorlar; onlar da başarılı. Kendilerine verilen emekleri, bağlanan umutları hiç boşa çıkarmadılar.

Genç Kız Evi, genç kızlarımızı eğitimde tutunmanın, onlara ders çalışmanın (ve sonra da eğlenmenin) tadını fazlasıyla duyurdu. Düzenli çalışan, emek veren ve elinden gelenin fazlasını yapan genç kızlarımızda, karne alırken, korku ya da telaştan eser yok. Çünkü özgüvenliler ve iyi sonuçlar alacaklarına inanmışlar. Yıl boyu düzenli çalışan, kendisini geliştirmek için çabalayan, gece yatıp gözlerini kapattığında gelecek düşleri gören çocukların karneleri hep iyi olur. Duyulan bir merak da değil, notlarını tahmin edebiliyorlar. Heyecan, büyümekten kaynaklanıyor ; bir basamağın daha aşılmış ve çıtanın biraz daha yükseltilmiş olmasından kaynaklanıyor.

Yine de, karnesini alan genç kız, karnesini bir bayrak gibi sallayarak, Evimize koşuyor. Gönüllülerimiz çoktan kutlama hazırlıklarını yapmışlar bile. Pastalar, kekler, börekler çocukları bekliyor. Ağız tadıyla bir kutlama. Ama nasıl? Bağırış, çağırış. Kimsenin ne dediği anlaşılmıyor. Gönüllülerimiz düşünüyor : 2 gün önce böyle miydi? Aynı çocuklar sessiz sedasız derslerini çalışıyor; konuşmak için sırasını bekliyordu. Doğal bu .. Dersler bitti. Şimdi sıra kurtlarını dökmede. Oyunlar oynanacak, şarkılar söylenecek .Yeni eğitim dönemine hazırlanılacak.

II
Seslerle Duygulanım

Boztepe'de heyecan bitmiyor. Her yeni şey, tek düze yaşantılarının dışında yapılanlar, genç kızları heyecanlandırıyor. Sık sık Leyla Gencer Sahnesi'nde Ankara Devlet Opera ve Balesi'nin oyunlarını izlemeye gidiyoruz. Baleler, operetler, tiyatrolar ve her şeyden öte sanat ortamı çocukların ilgisini çekiyor. Bu gezilerimizin düzenlenmesi, tam bir elbirliği, gönül birliği ile gerçekleşiyor. Gönüllümüz Ayşe Kandamar'ın çabalarıyla, Ankara DOB bize ücretsiz bilet veriyor; Çankaya Belediyesi otobüsleriyle taşıyor; gönüllülerimiz genç kızlarımıza eşlik etmek üzere geziye katılıyor. Bu geziler yalnızca Boztepe'deki genç kızlarımızın değil, annelerinin de ilgisini çekiyor. Sanat öyle büyülü bir güç ki, herkesi kavrıyor ve içine alıyor.

Genç kızlarımızdan Ebru Mendilli, izlenimlerini anlatırken, "İzledik, gördük ve seslerin hayatımızın her yerinde olduğunu anladık" diyor. Hümeysa Nur A. hemen ekliyor : "Opera'da çok heyecanlı, mutlu ve sevinçli hissettim". Arzu Şimşek, sözü onun ağzından alıyor : "Hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden özel. İnsan Anadolu'yu anlayınca, görünce içine bir mutluluk düşüyor." Duygu Beyaz şöyle söylüyor : "Tiyatroya daha önce de, birlikte gitmiştik. Yine de ben servis araçları gelmeden 4-5 saat önce giyinmiştim. Tiyatro salonunu görünce, sessizce yerlerimize geçtik ve beklemeye başladık. Zil çaldı ve küçük bir sessizlik oldu. Bir tek biz yoktuk. Herkes susmuştu. Çok güzel sesler dinlemeye başladım. Müzikalimizin adı Seslerle Anadolu'ydu."

Seslerle Anadolu'yu oluşturan bölümleri de Tuğba S.'nin kaleminden okuyalım :

  • Kına gecelerinde söylenen türküler
  • Köroğlu'nun türküsü
  • Urfa türküsü
  • Gündüz-gece türküsü
  • Karagöz ve Hacivat'ın hayatı
  • İstanbul türküleri
  • Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa.

Noktayı Çiğdem Sonay C. koyuyor : "Herşey çok güzeldi. Dansçılar, o kıvrak hareketleri ile beni büyülediler. O büyünün etkisiyle gösteriyi soluksuz izledim. Gösteri sonunda çok sevinçli ve çok mutluydum. Bir de bunun üstüne, uslu durup, gösteriyi yapılması gerektiği gibi izlediğimiz için kutlanınca, daha da sevindim."

III
8 Mart Dünya Kadınlar Günü
"Ben Ona Yapacağımı Bilirim"

Tuğba U., "Dünya kadınlar günü kadınların özgürlüğünün simgesi" olarak niteliyor. Bütün kızlar, bu günün ve kendilerine tanınan hakların öneminin bilincinde. Nur E. sorusunun yanıtını bir türlü alamadığını söylüyor : "Dünya'da kadınların bir çoğu dayak yiyip öldürülüyor. Sizce kadınların dayak yiyip öldürülmesinin sebebi nedir? İşte hala bu sorunun yanıtını alamıyoruz."

Hatice İ., kadın-erkek eşitliğine değinirken, "erkeklerin kadınlara eziyeti"ni bir türlü eşitlik kavramıyla bağdaştıramıyor. "Hala utanmadan kadınlara vuruyorlar, dövüyorlar" diyor. "Ama bana göre kadın olarak, erkeklerin yaptıklarını yanına bırakmamalıyız. Burada kadınların da suçu var, çünkü erkeklerin kendilerini dövmesine rağmen gidip de şikayet etmiyorlar. Dünya Kadınlar Günü bizim için o kadar önemli ki, hiç değilse yılda bir kez, yani Dünya Kadınlar Günü'nde nefes alabiliyoruz. Bazıları sabırlı ol diyorlar ama o kadın nasıl sabırlı olabilir ki; kocasından boşansa bile o peşini bırakmıyor; o kadın nasıl sabırlı olabilir. Eğer ben de bu davranışı görürsem, mahkemeye veririm. Eğer peşimi bırakmazsa, ben ona yapacağımı bilirim."

Genç kızlarımız bize umut veriyor. Onlarla ve anneleri ile Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyoruz. "Hiç değilse yılda bir gün nefes alabiliyoruz" diyorlar. Ama yetmiyor.

IV
"Hele bir başbakan olayım ..."

Boztepe'de genç kızlarımıza vermek istediğimiz değerlerin başında, yurttaşlık bilinci geliyor. Yurttaş olmak, yalnızca topluma karşı ödevler üstlenmek değil; aynı zamanda insan olmaktan doğan haklarını da sahiplenmeyi içerir. Genç kız evinin varlık nedenlerinden biri şu: Kızların en temel hakları olan eğitim görmelerini, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini aşmalarını ve toplumsal yaşama etkin bir biçimde katılmalarını sağlamak.

Bütün çabaların kızlarımızı ne yönde etkilediğini, ancak bazı olaylar ya da yazı denemeleri gösteriyor. Tuğba'nın öğrenci temsilciliğine aday olması, bu kanıtlardan biri. Bir başka kanıt da, genç kızlara sorduğumuz "Başbakan olsanız ne yaparsınız?" sorusuna verilen yanıtlar:

Genç kızlarımızın, ufkunun Boztepe'nin sınırları aşması, hedeflerimizin arasında. Onların tüm ülkedeki erkeklerle ve kadınlarla eşit haklara sahip olduklarına; çalışkanlıkları, kapasiteleri ve yetenekleri ölçüsünde eğitim basamaklarını yükselebileceklerine inanmaları çok önemli. Ama her şeyden önce "yurttaş" olduklarının bilincine ermeleri gerek.

Bu saydığımız hedeflere, Boztepe'li genç kızlarımızın koşmakta olduğunun kanıtlarından biri de, kendilerinden, başkaları için bir şeyler yapabilmeyi tasarlamaları. Acaba gerçekten Boztepe'li genç kızlarımıza, Genç Kız Evi'ne devam ettikleri yıllarda bir şeyler kazandırmış mıyız? Yanıtını bulmak için onlara soruyoruz : "Başbakan olsaydınız ne yapardınız?"

Ecem C., "Ülkenin sorunlarını öteki parti başkanlarıyla atışarak, yumruk yumruğa gelerek, kötü sözler söyleyerek, çözemeyeceğimi bilirdim. Onlarla bir araya gelip, ülke sorunlarını nasıl çözeceğimize ilişkin düşünce üretirdim ve öteki liderlerin beni dinlemesini ve anlamasını beklerdim. Benim düşüncelerimle ilgili eleştirilerini alıp, onlarla bu konu hakkında -altını çize çize söylüyorum-kavga etmeden tartışırdım." diyor.

Sevilay Ö. : "Kadına uygulanan şiddet için bir şeyler yapardım. Mesela kampanyalar açar, onlar için para toplar, onların sığınabileceği bir yer açardım (sadece kadına). Bu yerde kocasından dayak yiyen (şiddet gören) kadınları ağırlardım. Onlara sahip çıkardım. Daha sonra kadınlar için bir şey daha yapardım; çalışmayan veya çalışamayan kadınlara iş bulurdum. "

Tuğba S.: "Kırsal kesimdeki okula gönderilmeyip de süt sağan, tarlalarda çalıştırılan ve küçük yaşta evlendirilen kızlar için de 'Haydi Senin de bir Kız Öğrencin Olsun' kampanyası hazırlatarak kırsal kesimdeki kızları okutmaya çalışırdım."

Hande B. : "Eğer ben bu ülkenin başbakanı olsaydım, ilk işim eğitimdeki aksaklıkları düzeltmek olurdu. Hiç beğenmiyorum ben bu eğitim sistemini. Çünkü Amerikan tipi eğitim sistemine dönüyormuş. Hayır, anlamadığım şu ki, SBS, OKS, ders saatleri azaltılacakmış; beden eğitimi dersi 1 saatten 2 saate çıkarıldı. Bu ülkede hiçbir şey tam yerine oturmamış. Milli Eğitim Bakanı her kararı kendi alacağına, bir şeyleri de bize sorsa."

Hatice İ. : "Ben başbakan olsaydım, Türkiye'nin gelişmesini sağlamak için eğitim almadık çocuk bırakmazdım. Türkiye'de bilim atölyeleri açardım. Ülkemizden bir bilim insanının çıkmasına katkıda bulunurdum. Türkiye'mizi biraz daha geliştirerek bilim insanlarının başka bir ülkeden Türkiye'ye beyin göçüyle göç etmesini sağlayabilirdim."

Tuğba U. : "Türkiye'de bilim insanları yetiştirerek bu ülkeyi kalkındırmaya çalışırdım. Okullarda temizlik parasını kaldırıp, devletin temizlik görevlisi göndermesini sağlardım. Her okulda resim sergisi, kitap kampanyaları düzenlerdim. Her mahallenin ayrı bir çöpçüsü olup, her gün çöplerin alınmasını sağlardım. Okullarda her hafta tarihi yerlere gezi düzenlerdim." diyor.

Gecekondu mahallesi olarak nitelenen Boztepe mahallesindeki genç kızlarımızın hayata bakışlarına, sorunlara çözümleyici yaklaşımlarına, dinamizmlerine hayran olmamak elde değil. Geleceğimize ilişkin sorunlara (eğitime, bilime ve teknolojiye) verdikleri önem kadar; güncel sorunlara (kadına yönelik şiddet, okullarda temizlik parası, mahalleden çöplerin toplanması, babaların işsizliği) da önem veriyorlar.

Bu ülkede "Aydınım" diyenlere çok iş düşüyor. Bilginin kaynağına ulaşan ve dağıtımında da yetkili olan bu küme, toplumsal sorumluluk konusunda daha duyarlı olmalı. Genç Kız Evi gibi merkezleri çoğaltmalı ve gençlerin önünü açmalı. Yeni iş alanları göstererek, Ar-Ge çalışmalarına yönelerek umudu da ülke düzeyine dağıtmalı.

Aydınların "toplumsal sorumluluk" kavramını irdelemeleri, bunu nasıl uygulayacaklarını "yol ve yöntemleri" ile birlikte ortaya koymaları gerek.

Mayıs 2011


Genç Kız Evi Projesi hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız.


Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı
Selanik Cad. 52/4 Kızılay-Ankara
Tel : 0.312.4197811, Faks : 0.312.4252801
http://www.fisek.org.tr