| |
| PROF.DR.NUSRET H.FİŞEK VE EYLEMİ * Kimdir? * Onun İçin Yazdılar
* Özgeçmişi * Anma Etkinlikleri Prof. Dr. Nusret H. Fişek İçin Yazdılar 1 DR.İSMAİL ÖZAYDIN Hoca'yı yürürken gördüm; Kalın bir ışın demeti Sardı gövdemi beynimi ışıttı. Ağarmış, saçları başında tacı, Yürürken gördüm Hoca'yı... Hoca'yı ne zaman düşünsem Kalabalıklar gelir usuma kalabalıklar ... Asya-Afrika-Latin Amerika Kadınlar, çocuklar ve halklar... Hoca'yı sayıyorum bu dizelerde, Erdemlerini bir bilim kişisinin... Biliyorum yetmez, nice uzasa dizelerim Varlığı erdem kılmış o, Sayılmakla hiç biter mi varlık ?... 2 UĞUR MUMCU Prof.Dr.Fişek Bugün Ankara'da toprağa vereceğimiz Prof.Dr.Nusret Fişek, Türkiye'de "sosyal tıp" anlayışının bir simgesiydi. Prof.Fişek, pazar günü Prof.Kazım Türker'in gazetemizde yayımlanan yazıasında belirttiği gibi "Türk hekimlerinin en büyük lideri, değerli bilim adamı, ulusumuzunm en büyük sağlık emekçisi"ydi. Yaşamı boyunca hekimliğin sosyalleştirilmesi için savaşmıaş; son nefesine kadar inançlarını savunmuş, yetmişli yaşlarında delikanlı yüreği ile direnmiş seçkin bir bilim adamı ve Atatürkçü aydındı Prof.Fişek. Ne yazık ki, bu etkin, saygın, inançlı ve dirençli insanların sayısı, gittikçe azalıyor. Prof.Fişek Kurtuluş Savaşı komutanlarından Tümgeneral Hayrullah Fişek'in oğludur. Kuvayi Milliyecilik Nusret Fişek'in yurtseverlik bilincinin de dokusunu oluşturmuş, Kurtuluş Savaşı'nda Batı cephesinde Yunan orduları ile savaşan Kazım Özalp komutasındaki 14.Kolordunun Erkanı Harp Reisi Albay Hayrullah Bey'in oğlu Fişek de günümüzde bir Kalpaksız kuvayi milliyeci olarak aydınlanma, çağdaşlaşma savaşında hekim ordularının başkomutanlığını yapmıştır. Prof.Fişek'i bu son yolculuğunda saygıyla selamlıyoruz. Fişek ailesinin ve bu uygarlık savaşında Prof.Fişek ile aynı safta savaşan hekimlerin, bu hekimlerle birlikte bütün Atatürkçü aydınların başları sağolsun. (Cumhuriyet Gazetesi, 6 Kasım 1990)
TEOMAN EREL Sakıncalı Vasiyet (6 Kasım 1990 Güneş Gazetesi) Onun hakkında belleğimde kalan son görüntü, denizden yukarı uzanan dik yolda, günlük yürüyüş programını aksatmadan yerine getirmek için hafif aksayan ve zorlanan adımlar atan "beyaz saçlı, uzun boylu dik duruşlu, ihtiyar adam" tablosudur. Profesör Nusret Fişek, tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandığını mutlaka biliyordu. Ama kaçınılmaz sona doğru temposunu bozmadan, kendisine özgü vakarıyla yürüyordu. Arkadaşı Profesör Kazım Türker'in, Fişek'in ölümünden sonra onu tarih için büyük şairden aktardığı mısra, 76 yıllık onurlu tavrın soylu yalnızlığıyla sıcak toplumsallığını ne güzel anlatıyor : "Yaşamak bir ağaç kadar tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine." Nusret Hoca'yla Seferihisar yakınlarındaki Doğankent adlı yazlık kooperatifte komşuyduk. Eşimli birlikte akşam üzerleri ziyaretine giderdik. Arada bir eşiyle bizim terası şereflendirirdi. * * * Tatlı bir sohbeti vardı Nusret Hoca'nın. Görünüşü gibi konuşma üslubu da kibardı. Ama ciddi bir yüz ifadesiyle taşı gediğine koyduğunda dinleyenleri kıkır kıkır güldürürdü. Antalya'da bir seminerde, ülkücü olduğu bilinen iri yarı bir sendikacı, tartışmalarda pek görünmediği, geceleri ise rakı sofrasında dikkati çektiği birkaç günden sonra "ani ve mühim bir iş için Ankara'ya çağrıldığını ve maalesef gitmek durumunda olduğunu" bildirmişti. Divan Başkanı Nusret Fişek : "Aman efendim" demişti, "Sizin yokluğunuzda biz ne yapacağız." Dikkat ettim, Profesör Fişek, kibar ve etkili üslubunu doktor arkadaşlarına yazdığı "vasiyet" niteliğindeki son mektubunda da kullanmış. * * * Profesör Fişek, Türk Tabipler Birliği'nin yeni yönetimiyle her konuda tamamen mutabık değildi. Ama onların arasındaydı. Çok da saygı görüyordu. 3 Kasım Cumartesi sabahı, Türk Tabipleri Birliği Genel Yönetim Kurulu toplantısı, dışarı çıkamayacak kadar rahatsız olan Nusret Fişek'in evinde yapılacaktı. Fişek Cuma gecesi, ertesi günü yapılacak toplantıya kadar yaşayamayacağını hissetmiş olmalı ki, kırık koluna rağmen daktilonun başına oturdu ve doktorların meslek kurullarının bundan böyle nasıl çalışmaları gerektiğini açık tavsiyeler ve kibar eleştiriler şeklinde kaleme aldı. * * * Bu vasiyetinin önemli bölümünde "günümüzde" diyordu, "sosyo politik sorunların tartışılması çok çekici bulunuyor. TTB MERKEZ KONSEYİNİ DE BU YOLA ÇEKMEK İSTEYENLER VAR. Ancak şu unutulmamalıdır ki, TTB'yi güçlü kılan, asli görevlerini yerine getirmesidir. Bu yolla gitgide güçlenen TTB'nin "savaşa hayır", "idam cezalarına hayır", "insan hakları" kampanyaları ses getirir. Tersi ise TTB'nin güçsüzleşmesine yol açar. Vasiyetten çıkarılan önemli bölümlerden biri "TTB Merkez Konseyi'ni bu yola çekmek isteyenler var" cümlesiydi. Doktorların meslek kuruluşunun asli görevini tarif eden, gelişmiş ülkelerden örnek alınmasını teklif eden, tıp fakültelerinin, Sağlık Bakanlığı'nın ve yerel yönetimlerin etkilenmesi görevine daha fazla ağırlık verilmesini isteyen satırlar da kaybolmuştu. Hoca aslında sola açık bir kişiydi. Toplumcuydu. Sağlık işlerini sosyalleştiren ve sonra dejenere edilen cesur uygulama onun eseriydi. Ama Nusret Fişek, meslek kuruluşunun, güncel siyasi konulara çok fazla ağırlık vererek etkisizleşmesi ve asli görevini ihmal etmesi ihtimaline de karşı çıkıyordu. Dünya Sağlık Teşkilatı'nda danışmanlık, İngiltere Kraliyet Tıp Akademisi'nde onur üyeliği, dekanlık ve müsteşarlık yapmış bir insanın toplum ve siyaset karşısında nasıl etkili olunacağı hakkındaki tecrübe ve eleştirilerinin açıkça bilinmesinde bir sakınca mı var? 3 MÜŞERREF HEKİMOĞLU Fişeğini Yitirmeyen Bir Kişi (9 Kasım 1990 Cumhuriyet Gazetesi) Sonbahar yaprakları uçuyor havada. Maltepe Camisi'nden Kızılay'a doğru yürüyorum. Biraz önce avluda buluştuğum eski dostların sözleri çınlıyor kulağımda. Nusret Fişek'in resmini okşuyorum göğsümde. 1960'lı yılları düşünüyorum, onu tanıdığım günleri... Ülkemizin gündemine gelen sağlık konularını. Doktor Nusret Fişek, Sağlık Bakanlığı müsteşarı oluyor. Işıklı, coşkulu kişiliğiyle karanlığı deliyor. Fişek gibi bir aydın gerçekten. Sağlık hizmetlerinin sosyalleşmesi yolunda atılımlar başlıyor. Her zaman yazarım; 27 Mayıs Devrimi'nden sonra bir başka ortam oluştu ülkemizde. Kimi Türk aydınları da ışıklarını güzel yansıttı bu ortamda. Dosyasında hala duruyor belki. Doktor Fişek'in 27 Mayısçılardan Sami Küçük'e yazdığı bir mektup var. Gazetemizde Yaşar Kemal'in yaptığı bir röportaj nedeniyle. O röportajları gülümseyerek düşünürüm hala. Genç subaylar kimi konulara el yordamıyla, ama çok gerçekçi yaklaşıyorlardı. Sami Küçük ile yapılan röportaj da, başkent Ankara'da, Saraçoğlu Mahallesi'nde bir sokak başında kulağına çarpan konuşmayı aktarıyor. Bir köylü öküzünden söz ediyor. Öküzü satıp hasta eşini doktora götürecek, sonra da öküz yerine çalışacak. Yüz lira gerekiyor, ama elli lira veriyorlar. Nusret Fişek bu sözlerin gerisindeki gerçekleri iyi bilen bir doktor. Kocaman yüreğiyle ortaya çıkıyor. Milli Birlik Komitesi'nin sosyal komisyonunda halk sağlığından yana bir rüzgar esiyor artık. O rüzgar hızlanıyor giderek. Sağlık işlerini yürüten Suphi Gürsoytrak ve kimi kurmaylarla kolları sıvıyorlar. Coşkuyla, umutla çalışıyorlar. 224 sayılı yasa o çabaların ürünü. Doktor Ragıp Üner Sağlık Bakanı, Fişek de müsteşar. Sağlık sorunları gerçekçi çözümlere yöneliyor birden. Tıbbın sosyalleştirilmesi için İngiltere'deki uygulamalar inceleniyor, bir uzman geliyor, ilaç hammaddesinde kurulan tekelleri yıkan, ilaç hammaddesi ithal edilirken ulusal çıkarları öngören, ulusal ilaç sanayiini geliştiren bir politika benimseniyor. Sincan, pilot bölgeydi ilk dönemde. Bölgedeki uygulamalar Hacettepe'de denetlenirdi. Hacettepe'nin de başka bir konumu vardı! İstenirse on yedi aya neler sığabiliyor... Bizim evde 27 Mayısçılarla yaptığımız konuşmaları anımsıyorum. Hepsi çok umutluydular. Tıbbın sosyalleşmesi halka mal olursa geri dönülemeyeceğini düşünüyorlardı. Oysa dönüldü. Adalet Partisi yasayı değiştirmedi, ama uygulamayı yavaşlattı. Yasa hala yürürlükte, ama halkımız sağlık sorunlarında boğuluyor. Doktor Fişek de müsteşarlıktan ayrıldı elbet. İnandığı ilkelere ters düşmeyen bir doktor olarak, değer yargılarından ödün vermeyen bir aydın olarak... O ilk dönemi coşkuyla anımsardık karşılaşınca. Muş'a gitmek için yetmiş altı doktor birden başvuruyor! Anadolu köyleri doktora, ebeye ilk kez o dönem kavuşuyor. Hemşirelik özen duyulan bir meslek olarak ilgi görüyor. Halk sağlığına öncelik veren bir politika, bu politika doğrultusunda uygulanan yöntem kimi çevrelerde tepki de yaratıyor elbet. Çünkü çıkarları zedeleniyor. Özçıkarlar doğrultusunda baskı grupları oluşuyor. Adalet Partisi'nin 224 sayılı yasaya bakışı da soğuyor giderek. Sağlık ocakları boşalıyor; Anadolu illerine, ilçelerine giden doktorlar yeniden kentlerde kümeleniyor. Bugün de yaşayarak biliyoruz sağlık sorunlarımızı! Yoksullara ölüm, varlıklılara yaşam diye özetlenebilir. Milli Birlik Komitesi 1950-60 arasındaki sağlık bütçelerinde yola çıkarak bir plan hazırlıyor. Bu plan doğrultusunda sosyalizasyonun devlete büyük yük getirmeden uygulanması öngörülüyor. Bir yandan da nüfus planlaması, doğumun kontrolü planları hazırlanıyor. 224 sayılı yasa geriledi, raflarda tozlanıyor; sağlık bütçesi de ortada değil mi? Trilyonluk bütçeden sağlık ve milli eğitimin aldığı pay neredeyse simgesel... Elbet ANAP iktidarının, halk sağlığına ve eğitimine bakışını da simgeliyor... Doktor Nusret Fişek son soluğunda da halk sağlığına sıcak bakışını duyuruyor. Meslek arkadaşlarından, koruyucu hekimliğe önem vermelerini istiyor. Son yıllarda az gördük birbirimizi. Bir kaç yıl önce Ayvalık'ta Şeytansofrası'nda bir söyleşimiz var. Karşıda mavi deniz, doğanın şaşırtıcı güzelliği, batan güneşi seyrederek konuşuyoruz. Saçları ağarmış, sağlığı da iyi değil, ama Doktor Fişek, doğan bir güneş gibi karşımda. Soyadıyla böylesine bütünleşen insan az bulunur bence. Fişeğini hiç yitirmeyen aydın bir savaşçı Nusret Fişek. Benim o akşam hissettiklerimi Suphi Gürsoytrak da mezarı başında söylüyor. Nusret Fişek'in ülkemizi oluşturan kişilerden biri olduğunu vurguluyor. Dağlar, nehirler, denizler gibi... Dağ gibi bir adam gerçekten, bir Kuvay-ı Milliyecinin oğlu; nereye bastığını biliyor, nereye gideceğini biliyor, yolunu hiç şaşırmıyor. Dönüşü olmayan bir yol; sapma yok, ödün yok. Değer yargıları cumhuriyetin değer yargılarıyla bütünleşiyor bir yaşam boyu. Hasta yatağında da dimdik. Acıları var, ama gülüşü de solmuyor, umudu da. Hiçbir onu yarası almadan ayrılıyor dünyamızdan. Bir arkadaşım "Fişek ‘tek adam'lardan biriydi, sayıları giderek azalıyor" diye bir sigara yaktı. Dumanını yüzüme üfledi sonra. Yazar olarak bu konuya eğilmemi söyledi. Başlıca neden, değer yargılarının değişmesi değil mi? Bir Kuvay-ı Milliyecinin oğlu böyle bir kişi oluyor, dağ gibi dikiliyor cenaze töreninde de. Yozlaşan ortamlar da başka tür insanlar üretiyor. Dağları seyrederek onurlanacağımız yerde çukurlara batıyoruz değil mi? Daha çok çukura batmadan dağları örnek almalı bence. Sayılarının azalmasına üzülmek yerine onlardan güç almak, yarım kalan bir souğu sürdürmek gerekiyor. Sevgili Fişek de bunu istiyor değil mi? 4 MUSTAFA EKMEKÇİ Sıtma, Bu İti Tutma ! (21 Nisan 1991 Cumhuriyet Gazetesi) (...) Hüsnü Göksel, "14 Mart" bayramı dolayısıyla Antalya'ya gitmiş. Gazeteci Güngör Türkeli, birmektubunda anlatıyor izlenimlerini. Antalya Akdeniz Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof.Şükran Taçoy'la ayaküstü söyleşirlerken anlatmış Bayan Taçoy bir anısını. Toplantı da zaten bir süre önce ölen Prof.Nusret Fişek için yapılıyormuş. Taçoy'un Nusret Fişek'le ilgili bir anısı şöyle : Nusret Fişek, yeni sağın (hekim) olarak atandığı Doğu ilçelerinden birinde görev yaparken, özellikle sıtma başta olmak üzere, pek çok salgın sayrılık belirlemiş. Hele sıtma çok kyaygınmış. Ancak, kimse sağına gelmiyormuş. Nusret Fişek niye gelmediklerini araştırmış; meğer sayrılar, sağına değil, hocaya gidiyorlar, muska yazdırıyorlarmış. Nusret Fişek, muska yazan hocaya gitmiş; "Hoca sen sana gelenleri, muska yazdıktan sonra bana gönder, ben de bana gelenleri, muayene ettikten sonra sana göndereyim!" demiş. Hoca kabul etmiş. Bir süre sonra, muskalı sayrılar gelmeye başlamış. Nusret Fişek, merak etmiş "muskada ne yazıyor?" diye. Bir sayrıya bakarken, muskasını gizlice almış. Sayrı gittikten sonra bakmış. Muskada, "Sıtma, bu iti tutma" yazıyormuş... O günlerden bu güne ne değişti ? Nakşibendi şeyhleri, işlerini muskalarla yürütmüyorlar mı? Tanrının ipine sarılıp ... (...)
5 PROF.DR.RAHMİ DİRİCAN Hocam Nusret H.Fişek Hocam hakkında yazı yazmak benim için sadece yerine getirilmesi gereken bir görev değil, bir gönül borcudur. 1958-1966 yılları arasında öğrencisi ve çalışma arkadaşı olarak aynı kurumda birlikte bulundum. 1967 yılından itibaren ayrı kentlerde yaşadığımız ve ayrı kurumlarda çalıştığımız halde, her fırsatta mektuplaşarak ya da ziyaretinde bulunarak, sevgi ve saygıya dayanan ilişkimi sürdürdüm. Bendeki mektuplarından, yayınlanmış yazılarından ve henüz tazeliğini yitirmemiş izlenimlerinden yararlanarak, hocam hakkında bir kitap yazabilirim. Ama birkaç sayfayla sınırlı bir yazı hazırlamak kolay değil. Çünkü, 3 Kasım 1990 gününden bu yana hakkında yapılan yayınlarda, hocamın bilimsel ve kişisel nitelikleri, insanların daha sağlıklı yaşama kavuşması için verdiği uğraşları, çeşitli yönleriyle ele alındı. Bu hususların birisi ya da birkaçını biraz daha ayrıntılı olarak belirtebilirim. Ne var kı, böyle bir yazı bilinenleri yinelemekten öte bir değer taşımayacağı gibi, ilgi çekici de olmaz. Sonunda hocamla ilgili bir kaç anımı ve zaman zaman bana verdiği öğütleri belirten bir yazı yazmayı uygun buldum. Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetlerinin uygulamaya konulmasının üçüncü yılında taşıt aracı sıkıntısı önemli bir sorun olmaya başlamıştı. O günlerde "Nüfus Planlaması Hakkında Kanun" çıkmış, Uluslararası Gelişme Yardımı (AID) kuruluşu bu hususta yapılabilecek yardımı saptamak üzere, Amerika Birleşik Devletleri'nden Leona Baumgartner adlı bir uzman hekimi ülkemize göndermişti. O günler Sağlık Bakanlığı müsteşarı olan hocam, birgün beni çağırtarak, "Bir kaç güne kadar Dr. Baumgartner ile sosyalleştirme bölgesine gideceğim. Senin de gelmeni istiyorum. bu gezide yeri geldikçe her ikimiz de ona sağlık ocaklarının çalışmalarını anlatalım ve eğer yeterince taşıt aracı sağlanırsa, sağlık ocaklarının çok etkin bir nüfus planlaması uygulaması yapabileceğini belirtelim" dedi. Van ili sınırları içinde yapılan gezide bize hak vermiş görünen Dr. Baumgartner, en azından iki yüz jeep sağlayabileceğini belirttikten sonra şu öneride bulundu : - Eğer ülkenizin gereksinimi olan aşıları bizden alırsanız, size gerektiği kadar taşıt aracı verebiliriz. Bu sözlere hocamın yanıtı şu oldu : - Bu mümkün değil. Çünkü, yasalarımıza göre halkı aşılamak devletin görevidir ve bu iş ücretsiz yapılır. Yasalar değişmedikçe halka "aşını eczaneden al" diyemeyiz. Hükümet aşıları yurt dışından getirtmeye kalksa bile buna bütçe imkanları elvermez. Bu nedenle biz aşıyı ülkemizde üretmeye çalışıyoruz. Diğer yandan, aşı ithali başlarsa, aşı üretim tesislerimizi geliştiremeyeceğimiz gibi sürekli dışa bağımlı kalırız. Ertesi yıl, iki yüz araç yerine ancak 30-40 kadar araç bağışı yapıldı. Bu azalmada hocamın, ülke yararına düşünerek verdiği yanıtın herhalde etkisi oldu. Son yıllarda, aşıların hemen tümünün yurt dışından sağlanır olması ve Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün aşı hazırlama etkinliğinin yokolma derecesine getirilmesinde kimi dış baskıların ne derecede rol oynadığını ve aymaz yöneticilerin herhangi bir oyuna getirilip getirilmediğini düşünmekten kendimi alamıyorum. * Doğu ve Güney-Doğu Anadolu'da sağlık hizmetleri sosyalleştirilen illere ek olarak, 1966 yılında 5 ilin daha bu hizmet kapsamına alınmasının düşünüldüğü günlerde idi. Uygulamada bir yığın aksaklıklar ortaya çıkmış ve sosyalleştirme aleyhine eleştiriler yoğunlaşmıştı. Bir gün hocamı ziyaret ederek, "ortaya çıkan aksaklıkları düzeltmeden hizmeti yaygınlaştırmak sakıncalı olur. Kanımca bu yıl hizmet alanını genişletmeyip aksaklıkların giderilmesiyle uğraşılmılıdır" dedim. Hocam o eleştiriye açık davranışıyla, "aksaklıklar olduğunu ben de biliyorum. Ancak, çıkarı zedelenen milletvekilinden öğretim üyesine; aşiret reisinden köy muhtarına kadar pek çok kişi bu hizmeti engellemek için yoğun çaba harcıyorlar. Eğer en kısa sürede bu hizmeti daha yaygınlaştırmaz ve geri dönülemeyecek duruma getirmezsek bu kişiler amaçlarına kolayca ulaşabilir. Aksaklıklarına rağmen bu durumuyla bile halkın sağlık gereksinimini karşılayabildiğine göre, hizmet ne kadar geniş bir nüfusu kapsarsa, vazgeçilmesi durumunda tepki gösterecek kişi sayısı da o kadar artar. Sonuçta politikacılar oy kaybetmemek için hizmeti sürdürmek ve hatta aksaklıkları düzeltmek zorunda kalırlar" dedi. * Kimi kez uğradığım haksızlıklara dayanamadığım olur ve yurt dışına gitmeyi ya da emekliliği düşündüğümü bildirirdim. Böyle bir mektubun onu üzmüş ve - Kemal Tahir'in "Yorgun Savaşçı" kitabını okuduysan bile bir kez daha oku. O roman bizlerin romanıdır. Yarınlar bizimdir. Dayanan kazanır. Ben emekli oluncaya kadar dayandım. Sen de dayan. Çocukların, "yıldı ve bıraktı" demesinler. * Sağlık alanında ender yetişen, yeri kolay kolay doldurulamayacak olan bir büyük önderdi o. Anısı önünde saygıyla eğilirken, tüm hekimlere ve sağlık personeline onu anlamak için yazdıklarını ve hakkında yazılanları dikkatlice okumalarını öneririrm. 6 NECAT ERDER Nusret Fişek : Dava Adamı, Eylem Adamı Yıl 1960. Devlet Planlama Teşkilatı yeni kurulmuş. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın çerçevesini tasarlıyoruz. Nusret Fişek bizi buldu. Türkiye için iki büyük projesi vardı. Nüfus sorunu ve sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi. Her iki konuda, önce bizi, plancıları eğitti, sonra da tüm Türkiye'yi ; politikacıları, uygulayıcıları ve kitleleri. Genç plancılar olarak, Nusret Fişek'te büyük bir destek ve örnek bir insan bulmuştuk. İnançlı ve kararlı idi, israrlı bir takipçiydi. Sorunları, çözüm yollarını içeren önerilerle birlikte getiriyor, uygulamak için gerekli tüm önlemleri de tasarlıyordu. İletken bir heyecanı ve iyimserliği vardı. Sorumluluk duygusu çok gelişmişti. Cömertti; tüm sorumluluğu ve yükü üstlenir; olumlu çözümlerin sevincini; şerefini birlikte çalıştığı insanlarla paylaşırdı. Nusret Fişek ortaya attığında, nüfus sorunu, Türkiye'nin gündeminde değildi. Konuyla, Türkiye'nin önemli bir toplumsal ve ekonomik sorunu olduğu kadar, çocuk düşürme girişimlerinde sağlıklarını, yaşamlarını yitirdiklerini bildiği onbinlerce genç kadının dramı olarak ilgileniyordu. İsmet İnönü'ye, plancılar olarak yaptığımız ilk sunuşta, "Nüfus Planlaması" yeralıyordu. İnönü, "Bu da nereden çıktı?" dedi. İnönü'yü kazanmak çok güç olmadı. İşin zorlu tarafı, konuyu hiç de hazır olmayan toplum kesimlerine anlatmaktı. Nusret Fişek'le kapsamlı bir kampanya başlattık. Bu konuda, bilimsel (toplumsal, ekonomik, demografik, sağlık) verileri içeren teknik dosyalarla siyasal karar odaklarına ulaştık. Ancak önemli olan, konuyu kitlelelere anlatmaktı. Sadece iki örnek vereyim: Nusret Fişek, islam dininin "Nüfus Planlaması" için bir engel olmayacağını araştırarak öğrenmişti. Konuyu kamuoyuna açıklarken din yetkililerinin desteğini almıştı. Ancak, basının da ilgisini çekmek ve canlı tutmak gerekiyordu. Nusret Fişek'le birlikte onlarca yazı yazdık, gazetelere köşe yazarlarına ilettik. Bunlar, sadece tek yönlü bildiriler değildi. İsteyenlerin, olduğu gibi, hatta altına imzalarını koyarak yayınlayabileceği yazılar, makalelerdi. Bu çabalar sonunda, dünyada konuyu bilenlerin hayretle karşıladıkları bir sonuca ulaşıldı. Kısa bir süre içinde "Nüfus Planlaması" hem Türkiye'nin resmi politikası olmuş, daha da önemlisi, Türkiye'nin gündemine girmişti. Nusret Fişek, nefesli bir maraton koşucusuydu. Onun için alınan bu sonuç, sadece bir başlangıç idi. Sağlık hizmetlerinin bu iş için hazırlanması ve uygulayıcı kadroların yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu doğrultuda yaptıkları arasında, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nün kurulması da vardır. Nüfus sorunu, bilimsel alt yapısına ve uygulaycısı kadrolarına kavuşacaktı. Bu, Nusret Fişek'in takipçisi olduğu davaların sadece birisiydi. 1960'tan bu yana izlediği diğer bir konu, "sağlık hizmetlerinin sosyalizasyonu" idi. Nusret Fişek'in bu konudaki önerisi, Türkiye'de sağlık hizmetlerinin kitlelere götürülmesi ve rasyonel bir biçimde örgütlenmesi için tasarlanmış en kapsamlı proje idi. bu niteliğini bugün de korumaktadır. Projenin en önemli niteliği, "koruyucu", "önleyici" hekimliğe ve "çevre" sağlığına önem vermesiydi. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın "sağlık sektörü", Nusret Fişek tarafından ve sosyalizasyon ilkelerini ve hedeflerini gerçekleştirmek üzere hazırlanmıştır. Fişek, yaşamı boyunca bu davanın da ısrarlı izleyicisi olmuştur. 1963'te Sağlık Bakanlığı müsteşarı olarak yaptırdığı ve benim de katıldığım, "Sağlık Alanında İnsangücü Araştırması" bunun bir örneğidir. Araştırma bulguları, sağlık kadrolarının, yetiştirilmesinde temel çarpıklıkları gösteriyordu. Hekimlerin %63'ü, ortalama 10 yıl eğitim görerek "uzman" oluyor, çoğunluk öğrendiklerinin sadece %28'ini kullanılmasını gerektiren "pratisyen" olarak çalışıyordu. Sağlık hizmetlerinin temel öğesini oluşturması gereken "hemşirelik" ise, hem "nicelik" hem de "nitelik" bakımından sistemin en zayıf noktasını oluşturuyor. Bütün bu veriler, Nusret Fişek için dengesiz, pahalı ve savurgan bir sağlık düzeninin göstergeleriydi. Bölgelerarası dengesizliklerle birlikte, Türkiye'deki sistemin kitlelere hizmet götürmedeki büyük eksikliklerin temelinde bunlar vardı. Nusret Fişek, yaşamı boyunca, sağlık eğitiminin kitlelere ulaşan bir hizmet organizasyonuyla birlikte düşünülmesini gerektiğini savundu ve eline geçen her fırsatı bunu gerçekleştirmek için kullandı. Nusret Fişek'le birlikte çalıştığımı iki konudaki izlenimler bunlar. Önümüzde, Türkiye'nin her yerinden ve her kesiminden yükselen yankılar, Nusret Fişek'in takipçisi olduğu pek çok davanın ve bunların paylaşıldığı binlerce dava arkadaşının bulunduğunu gösterdi. Bunları niçin böyle yazdım ? Nusret Fişek'le 30 yılı aşkın süre içinde gelişen bir dostluğumuz oldu. Bunalımlı dönemlerinde, ya da Nusret Fişek'in içinde bulunduğu her güç durumda, parıltısı hiç eksilmeyen bakışlarıyla, "Kavgaya Devam" dediğini hatırlarım. Onu anmanın en iyi yolunun da davalarını nasıl sürdürdüğünü anlatmak olduğunu düşündüm. Nusret Fişek'in genç kuşaklardan beklediği de, herhalde "daha iyi bir dünya, daha iyi bir insanlık için savaşa devam" olacaktır.
7 MEHMET SUPHİ GÜRSOYTRAK Bir Vatanseverin Anısına 27 Mayıs Devriminin, diğer konularda olduğu gibi, sağlık alanında da Türk halkının yararına gerçekleştirmek istediği hedefleri vardı. Bunların başında da sağlık örgütlerinin yeniden yapılanması, Milli İlaç Sanayii, Tıp Araç ve Gereçleri Sanayiinin kurulması, yeter sayıda doktor ve yardımcı sağlık personelinin yetiştirilmesi ve bu alandaki her türlü sömürüye son verilmesi geliyordu. Bu hedeflerin gerçekleşmesi ise, Bakanlık üstü düzeyinde bu konuların gerekliliğine inanmış kişilerden oluşan bir kadro ile ancak mümkün olabilirdi. Bu kadroyu oluşturacak Bakan ve bilhassa müsteşar çok önem arzediyordu. Bu amaçla yaptığımız ön çalışma sonucu tespit ettiğimiz adaylar arasında Dr.Nusret Fişek de vardır. Kendisiyle eski TBMM'de yaptığımız kısa söyleşide "Birbirini arayan insanlar" olduğumuzu hemen anlamıştık. Tarihimiz, ülke ve halkımız için, aynı değer yargılarını ve amaçlarını paylaştığımızı saptamıştık. Onda, devrimin ülkemizin sağlık alanında, insan hakları evrensel beyannamesi doğrultusunda öngördüğü ve köktenci atılımları gerçekleştirecek meslek deneyimi, samimiyet, istek ve irade gücü vardı. İnsan ve halk sevgisiyle doluydu. Aradığımız kişiydi. Hemen bakanlık müsteşarlığına atanması yapıldı. Tarih, 15.07.1960 idi. Sivil kadrosunu istediği gibi kurarken ayrıca bizimle yakın temas sağlamakta ve örgütsel konulardan kendisine yardımcı olması için Silahlı Kuvvetlerden bir ekibi de tahsis etmiştik. Zira yapılması hedeflenen işler çok zaman alıcı olduğu gibi bir çok çıkar çevresini rahatsız edeceği için bir çok engelleme ile karşılaşması kaçınılmazdı. Nitekim hemen hemen her kademeden çeşitli engeller, karalama girişimleri ile karşılaştı. O sabırla, bilinçle teker teker bu engelleri aşarak, Dünya Sağlık Örgütü'nce, 134 ülkenin katıldığı Alma-Ata Konferansı'nda (1978) aynen kabul edilen 224 sayılı "Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Yasa"nın, 1961 tarihli Anayasa'dan çok evvel, 7 Ocak 1961'da yasalaşarak yürürlüğe konmasını sağladı. Tıpkı Devlet Planlama Teşkilatı Yasası'nın Anayasa'dan önce yürürlüğe konması gibi. 27 Mayıs Yönetimi'nin 15 Ekim 1961 tarihinde, idareyi CHP-AP'den oluşan hükümet devretmesinden sonra, Sağlık Bakanlığı görevini yüklenen Bakan, 224 sayılı yasayı uygulamamakta diretmiş ve aynı zamanda müsteşarı görevinden uzaklaştırmıştı. Millet için gece gündüz demeden çalışan Dr.Nusret Fişek, eserinin doğru dürüt henüz uygulayamadan ilk kıyıma uğramıştı. Sonraki hükümette Sağlık Bakanlığı görevini yüklenen Dr.Yusuf Azizoğlu ve Danıştay Kararı ile tekrar görevine dönen Dr.N.Fişek, elele büyük bir şevkle 224 sayılı yasayı uygulamaya girişmişlerdi. Türk halkı, böylece ilk defa geniş çapta köylerinde ebe ve ilçelerinde doktor, yardımcı sağlık personeli ve gerekli araç ve gereçleri görmüş ve nimetlerinden yararlanmıştır. Ne yazık ki bu hükümetin ömrü kısa olmuştur. Yeni oluşan hükümetteki Sağlık Bakanı, bir taraftan yasanın uygulanmasını durdurtmuş, diğer taraftan da N.Fişek'in müsteşarlıktan uzaklaştırarak onu ikinci bir kıyıma uğratmıştır. Ne hazindir ki aradan 32 yıl geçmiş olmasına karşın gelmiş geçmiş hiç bir hükümet, Türk halkı için bir ızdırap kaynağı olarak süre gelen ülkemizin sağlık sorununu kökten çözümleyecek ne 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkındaki yasayı uygulamış, ne de onun yerine geçebilecek yeni bir düzen üretebilmiştir. Ancak Türk halkı, hastane kapılarında büyük kent yollarında çile doldurup ömür tüketmektedir. Hastanelere ulaşabilenlerden bazıları kah ölüsünü, kah hastasını, ya rehin bırakmakta yahutta hiç alamamak durumunda kalmaktadır. Yıllardır Türk halkının gelir düzeyini bile bile, yok Sağlık Sigortası yok Yeşil Kart uygulaması gibi ütopik girişimlerle Türk halkı avutulmaktadır. Buradan Nusret Hoca'ya sesleniyorum; Ağalar, paşalar isteseler de istemeseler de eninde sonunda Türk halkı, sosyal hukuk devletine, ve onun temel dayanağı olan Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi uygulamasına kavuşacaktır. Dr.Nusret Fişek ile ilk karşıaştığımda, onun babamın çok sevdiği silah arkadaşı Em.Gn.Hayrullah Fişek'in koğlu olduğunu bilmiyordum. İkimiz de, Dünya Savaşı, Balkan Savaşı, Göçler ve Kurtuluş Savaşı olaylarını yaşayan ailelerden geliyordu ve üstelik babalarımız arkadaştı. Kendimizi, milletimize ve Cumhuriyetimize karşı sorumlu hissediyorduk. İşbirliğimiz ve arkadaşlığımız hep sürmüştür. Huzur ve nur içinde yatsın. O, yalnız mesleğinde ve akademik hayattaki davranışları ile değil, aynı zamanda çağdaş, özgürlükçü ve çoğulcu demokratik rejimin oluşmasında bir vatandaş, bir aydın olarak nasıl davranılması konusunda da örnek davranışlarda bulunmuştur. Ulusu ve ülkesi için son nefesine kadar yılmadan uğraş veren halktan, haktan ve bağımsızlıktan asla ödün vermeyen bu vatansever insan, eminim kıymet bilir halkımızın ve meslektaşlarının yüce gönüllerinde daima sevgi ile yaşayacak ve saygı ile anılacaktır. O artık ülkemizin ulu tepelerinden biridir. 8 AV.NEVZAT HELVACI Prof.Dr.Nusret H.Fişek Değerli bilim adamı Nusret Fişek'i, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı olduğu dönemde tanıma olanağı buldum. Tıp alanındaki çalışmalarını değerlendirebilecek bilgiye ve yetkinliğe sahip değilim, ama mesleğinin hak ve çıkarlarını koruma yolundaki etkin çabalarına ve demokrasi savaşımındaki kararlı tutumuna tanık oldum. Sorunlara bakışında yansız ve serinkanlı, düşüncelerini savunmada inançlı ve heyecanlıydı. Doğrunun yanında yer almayı namus belleyen sayılı insanlarımızdan biriydi. Kamuoyunu aydınlatmak için içeriği zengin yazılar yazdı. Olumsuzluklara karşı gösterdiği direnç, hayranlık vericiydi. Kalça kemiğinin kırıldığı günlerde bile bu çabalarından uzak durmadı. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, ölüm cezalarının yerine getirilmesinde doktorlara görev verilmesini meslek kurallarına aykırı bulmuş ve bu konuda görüş ve önerilerini bir mektupla milletvekillerine bildirmişti. Ankara Cumhuriyet Savcılığı eylemi suç saydı ve Türk Tabipleri Birliği Başkanı ve yönetim kurulu üyelerinin cezalandırılması isteğiyle dava açtı. Bu davada savunma görevi üstlenen avukatlar arasında ben de vardım. Uluslararası tıp kuruluşlarının ilke kararları, tıp meslek ahlakı ve bilimsel veriler ışında kavunmasını yapan Dr.Fişek, 50 kişiyi ipe çeken 12 Eylülcülere, ölüm cezası verenlere ve uygulayanlara unutmamaları gereken bir ders verdi. TBMM'de onay bekleyen kesinleşmiş ölüm cezası kararlarının yerine getirilmesini engellemekte önemli bir payı olduğunu sanıyorum. Dr.Nusret Fişek, inançlı bir insan hakları savunucusuydu. İnsan Hakları Derneği'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. İnsan haklarının kazanılması, korunması ve demokratikleşmesi yolunda oluşturulan platformlarda birlikte yer aldık. İşkence ve kötü davranışa tahammülü yoktu. Cezaevlerinde yaşanan sorunlarla yakından ilgilendi. Türkiye gibi demokrasisini henüz kuramamış, her on yılda bir askeri darbelerin zulmünü yaşamış ülkelerde, meslek örgütlerinin demokratik işlevini biliyor ve o bilinçle davranıyordu. Esprili üslubu, güler yüzü ve yumuşak sesiyle demokratik platformlarda ortak düşücelerin oluşmasına ciddi katkıları olurdu. İlerlemiş yaşlarında bile bu çabaların içinde yeralan Dr.Fişek'in, kendisi için özel bir beklenti içinde olmadığını biliyorum. Sanırım ömrünün büyük bir bölümünü, yaşamı güzelleştirmek için harcadı. Bir televizyon programında, dönemin Sağlık Bakınını köşeye sıkıştıran ödünsüz tavrını gördük, ama, bir yemekte değerli hocam Faruk Erem ve bir başka demokrasi savaşcısı Muammer Aksoy'la espri yüklü tatlı şakalarını da anımsıyorum. Yaşama kara gözlüklerle bakan bir insan değildi. Saygı ile anıyorum. 9 PROF.DR.YAMAN ÖRS Yorgun Olmayan Bir Savaşçı : Nusret Fişek Nusret Hoca ile ilk tanışmam 1950'lerin ortalarında Ankara Tıp Fakültesi'ndeki Biyokimya derslerini görmemiz sırasında olmuştur; o bize vitaminler konusun anlatıyordu. 1960'ların ikinci yarısında, Hacettepe Tıp Fakültesi'nin ilk yıllarında toplumsal tıp alanındaki etkinliklerini az çok yakından izleyebiliyordum. 70'lerin başında ise, Tıp Tarihi ve Deontoloji uzmanlık çalışmamda (1) Nusret Hoca'nın ülkemizde önderliğini ve akademik kuruculuğunu yaptığı Toplum Hekimliği alanını da, onunla işbirliği yaparak ve özellikle onun çalışma ve görüşlerine yer vererek işlemiştim. Daha sonra tıp tarihi konularında konuşmuştur. 80'li yılların ortalarında Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde görevli iken Ankara'ya gelip T.T.B.Merkez Konseyi'ne de uğruyordum. Hoca ile fırsat buldukça Tıbbi Etik (onun yeğlediği terimiyle Tıp Ahlakı), tıp siyasası, genel olarak tıp etkinliğinin ve uğraşının dünyadaki ve ülkemizdeki sorunlarını tartışıyorduk. 80'lerin sonlarında ise onunla 14 Mart'taki bir açık oturumda birlikte olmuş, bunun dışında karşılaştıkça yine ortak ilgi alanlarımızda söyleşmiştik. Nusret Fişek'e göre çağımızın tıbbında yeni bir anlayış vardı ve bu Toplum Hekimliği Felsefesi idi; ona, çağımız tıbbının felsefesi de denebilirdi. 1970'lerin ilk yarısından bakıldığında, son onyıllarda gelişen ve kökleri 19.yüzyıla giden bu yeni anlayışa göre hekimlik, yalnız hastalarla ilgilenen değil, bireylerin ve toplumun her türlü sağlık sorununun incelendiği ve bunlara çözüm yollarının arandığı bir alan olmuştur. Böylece tıp, toplum hekimliği yoluyla, halk sağlığı, koruyucu hekimlik, toplumsal tıp ve tedavi hekimliği kapsayarak sağlık uygulamalarının tümün birleştirmiş olmaktadır. Uygulamada ise, bu yeni anlayışa uygun olarak gelişen en önemli iki konu bulunmaktadır: ana-çocuk sağlığı ve (yapılabildiğince) evde tedavi. Fişek Hoca'nın tıp eğitimi konusundaki düşüncelerinin toplum hekimliği görüşüne uygunluğu bir yana, onun genel olarak eğitim anlayışında önemli bir yer tutan bir ayırım vardır. Öğretim, ilke olarak, bir kimseye, sorulduğunu eşini söyleyip bildiğini gösterecek biçimde bilgiler aktarılması iken; Eğitimde en önemli yön, öğretilen düşüncenin benimsetilmesi, bilginin uygulanmasının sağlanmasıdır. birinci etkinlikte öğreten etkin, öğrenci "edilgin ve alıcıdır". İkincisinin amacı ise, bir şeyi doğru olarak yapabilmenin gerektirdiği bilgi ve beceriyi kazandırmak olduğundan, söz konusu, ilişki ve süreç içinde öğrencinin de etkin olması, uygulamaya katılması gerekmekte, öğretenin de yönlendiriclik konumu ortaya çıkmaktadır. Böyle bir anlayışı savunan bir eğitimcinin, onun içerdiği ilkelere koşut olarak "yaşama uyum eğitimini" de benimsemesi çok doğal olmalı. Bunun yanında eğitimin tasarlanması, Nusret Hoca'ya göre her öğrencinin gereksinmesine uygun olarak değişebilmelidir. Kuşkusuz yaşam boyu bir öğrenmenin, kişinin bilgi ve becerisini (ayrıca anlayışı,görüşlerini) yenilemesinin söz konusu olduğu çağdaş tıp eğitiminde, yukardaki ve benzeri ilkelerin geçerliliğinin yalnızca bitiriş öncesi eğitimi ile sınırlı kalamayacağı da açıktır. Toplum hekimliği anlayış ve uygulamasının yanında, bu anlayışa uygun eğitimin, alan çalışmasının ülkemizdeki geliştiricisi olan Nusret Fişek'in, alanında, dünyada da öncülerden birisi olduğunu söylemek bir abartma olmamalı. Yakın çevresindekilerin gözlediği gibi, hekim, araştırıcı, eğitimci, aydın, kurucu, yönetici olma işlevlerinin yanında o, başkalarına örnek olma işin de yaşamının son anlarına dek sürdürmüştür. Onun çok yönlülükte ne ölçüde başarılı olduğunu öğrenmek için, onunla ilgili arkadaşımız Dr.M.Cemil Uğurlu'nun kaleminden çıkmış bir yazıya (2) başvurmakta, okuyucum için yararlı olabilir diye düşünüyorum. Kaynaklar : (1) Örs Y.: "Tıp ve Eğitimi : Beş Öğretim Üyesiyle", Ankara Tıp Fakültesi, 1973, S.154-220 (2) Uğurlu M.C.: "Bir Toplumsal Hekimlik Önderi Prof.Dr.Nusret H.Fişek(1914-1990)" Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası, 45; (Sa.2) 367-410, 1992.1
10 MEHMET CEMİL UĞURLU Nusret Fişek'e Saygı Nusret Hocamız Bir yüce dağ örneği Seyrettin yeryüzün Dinledin Türkiye'yi. Büyüdü dilinde Büyüdü kaleminde İnsan onuru Ve emeği. Bir anıtsın ülkemizde Bilimdir akıldır yolun Öğrettin Halk Sağlığı'nı Sevgiyle doluydun Yaşayacaksın içimizde. 11 PROF.DR.R.KAZIM TÜRKER Prof.Dr.Nusret Fişek'i Yeterince Anlayabildik mi ? Tüm yaşamını Türk insanının sağlık hizmetlerinden en iyi şekilde yararlanması için gerekli sistemleri, hem akademik hem de sosyoekonomik düzeyde bulmaya adamış ve hatta bulmuş, büyük sağlık emekçisi hocamız Nusret Fişek'ten öğrendiklerimiz ve daha da öğreneceklerimiz saymakla bitmez. Bir faniden öğreneceğimiz ne olabilir diye bir sual akla gelebilir. Pek çok şey olabilir. Fizik ve kimya yasalarını asırlar önce bulan bilim adamlarından öğrendiklerimiz ve öğreneceklerimiz tükenmiyor. Günümüzdeki bilim ve teknolojideki gelişmeler bu yasalardan kaynaklanmaktadır. Nusret hocanın büyüklüğü işte burada yatmaktadır. Çünkü o tüm yaşamı boyunca Türkiye'deki sağlık sisteminin nasıl bir örgütlenme ile en iyi şekli alabileceğini keşfetmiş ve uygulama alanına sokmuştur. Halen yürürlükte olan 224 no'lu yasa tüm yozlaştırılma girişimlerine rağmen khala yürürlüktedir ve günümüzde bazı sağlık otoritelerinin bu yasanın temel ilkelerinden yararlanmaya çalıştıkları da kimsenin gözünden kaçmamaktadır. İşte önemli olan nokta da budur. İnanmak isterim ki, son günlerde yüksek düzeyde politikacıların dillerinden düşürmedikleri "sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi" saplantıları gelecekte ülkemizin önemli bir problemi olmasın. Bu bakımdan Nusret hocanın yazdıklarını okumaları ve hocayı çok iyi anlamaları en içten dileğimizdir. Her cümlesinde büyük bir gerçeğin yattığı konuşmaları, idare ettiği toplantıları, konferans ve sohbetleri ile bizlere bilmediğimiz pek çok şeyi inanılması güç bir ustalıkla iletirdi. Konuları enine boyuna tartışma onun öden vermediği bir uygulamasıydı. Başlangıçta bana göre tartışılmadan ve üzerinde fazla durulmadan sonuca varılması gereken konuları inadına uzatır ve tartışma ortamına sokardı. Bu tartışma ortamından sonra konu hakkında görüşlerimin değiştiğine ait pek çok anılarım vardır. Bir toplantıda Japonya'da bir süre bulunmuş bir öğrencisine ait anısını anlatmıştı. Öğrenci yurda döndükten sonra hoca, "Japonlar hakkında izlenimin nedir?" diye sormuş. Öğrencisi şu cevabı vermiş : "3-5 kişi bir araya geliyor uzun süre vır vır konuşuyor ve sonra kayboluyorlar. Bir süre sonra bir eser ortaya çıkıyor". Bu iki cümleye hiç bir ilave ve yorum yapmadan bize aktardığı anısını bitirmişti. Hocamız bu anısını anlatırken, sık sık tekrarladığı, "Tek saz devri geçti. Şimdi orkestra çağıdır" özlü sözünün günümüzde ne denli geçerli olduğunu bizlere bir defa daha hatırlatmıştı. Nusret hoca bilimsel gelişmeleri kendi uğraşı alanlarında çok yakinen izlerdi. Bilimin süzgecinden geçmemiş, dayanağı olmayan hiç bir şeyi kabullenmez ve uygulamazdı. 1948 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi ile tescil edilmiş herkesin mümkün olan en yüksek düzeyde sağlık hizmetlerinden yararlanması onun, bir bakıma yaşam felsefesi olmuş ve ülkemizde kendi insanımızın da sorunsuz ve sıkıntısız olarak eşit sağlık hizmeti alabilmesi için gerekli yolları göstermiş ve son nefesini verinceye kadar bu onurlu savaşını sürdürmüştür. Günün birinde eğer insanlarımız sağlık hizmetlerini satın almada sıkıntıya düşmez, hakça ve eşit olarak bu hizmetlerden yararlanma mutluluğuna erişebilirlerse, kuşkusuz bu ancak Nusret hocanın gümüzüden yarım asır önce düşündükleri ve yapmayı planladıkları ve hatta yaptıklarının daha efektif olarak uygulanması ile mümkün olabilecektir. Yoksa özelleştirme, güzelleştirme lafları ile olabileceği hayaline kime kapılmasın. Ben Nusret hocayı fizikbilimlerinin Faraday'ına benzetirim. Bugün bilim ve teknolojideki gelişmelerin hepsinin temelinde bu büyük insanın bulduğu fizik yasalarının katkısı vardır. Türkiye'de ülke koşullarına en uygun sağlık sistemi ve örgütlenmesi ve bunun sonucu olarak insanımızın sorunsuz, sıkıntısız, hakça ve eşit olarak sağlık hizmetlerini satınalabilecek düzeye gelmesinde tek çare olarak, konusunun Faraday'ı olan Nusret Fişek'e başvurmaktan başka bir çare düşünemiyorum. 12 PROF.DR.FERHUNDE ÖZBAY Olmaz Diyebilme Özgürlüğü 1967 yılının Nisan ayında Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nde Nusret Hoca'nın yanında işe girdiğimde üniversiteyi bitireli henüz bir yıl bile olmamıştı. Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nün ilk elemanıydım. Demografi hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Hoca benim çalıştığım yerden istifa ederek gelmemi istemişti. Köylü kadınlarla ilişki kurabilen bir üniversite mezunu olmamdı bütün özelliğim. İlk görevim haftanın üç günü Etimesgut Eğitim ve Araştırma Bölgesi'ndeki köylere gidip kadınlarla konuşmaktı. Onlarla genel olarak yaşamları, özellikle aile yaşamları, çocukları, düşük ve gebeliği önleyici yöntemler kullanıp kullanmadıkları hakkında sohbetler ediyor, gözlemlerimi ve düşüncelerimi sürekli yazıyordum. Ancak altı ay sonra bu köylerde bir anket araştırması yapma çalışmalarına başladık. Bu altı ay benim araştırma kariyerimin en önemli dönemi oldu. Cevaplayıcıları genel olarak tanımadan yapılan anket araştırmalarının nasıl sağlıksız olabileceğini sonradan öğrendim. Daha ilk günlerden başlayarak Nusret hoca gözlemlerime, düşüncelerime önem verdiğini, bana güven duyduğunu gösterdi. Bu güveni haketmek için çok çalıştım. Ama yine de pek çok konuda bilgisiz ve deneyimsizdim. Yeni bir şey yapmamızı önerdiği zaman aklım yatmamışsa ya da iyi anlamamışsam hemen "olmaz" derdim. Hoca her konuyu enine boyuna düşünmüşse beni ikna edene kadar konunun çeşitli yönlerini anlatırdı. Çok nadir de olsa, "galiba haklısın" deyip vazgeçtiği de olurdu. Çoğu benim bilgisizliğimden kaynaklanan bu olmazla ne çok şey öğrendim. Önerileri hem daha fazla öğrenmek hem de hocanın bir kez daha yüksek sesle düşünmesini sağlamak amacı ile hemen kabullenmeye yanaşmıyordum. Bu arada benim de neden olmaz dediğimi Nusret Hoca gibi gerekçelendirmem gerektiğini öğrendim. Bilimde yaşa ve titre göre hiyerarşi olmaması gerektiğini, özgür bir düşünme ve tartışma ortamının ne kadar geliştirici olduğunu öğrendim. Gençlere öz güven vermenin başka bir yolunun olmadığını öğrendim. Şimdi bu öğrendiklerimi öğrencilerime aktarmaya çalışıyorum ve yaşım ilerledikçe genç kuşaklarla tartışmanın bana da ne kadar yararlı olduğunu görüyorum. 13 PROF.DR.MÜMTAZ PEKER Bugün Hoca Olmaktan Haz Duydum. Teşekkür Ederim Çocuklar Bu titiz ve bilime saygılı bir hoca yönetiminde hazırlanmış doktora tez savunmasının kısa hikayesidir. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nde çalıştığım yıllarda, eğitim programı sorumlusunun yurt dışında olması nedeni ile bu görevi dört ay vekil olarak yürüttüm. Bu dönemde Sayın Samira Yener, Prof.Dr.Nusret H.Fişek denetiminde yürüttüğü doktora tezini bitirmiş ve gerekli işlemler için Enstitü'ye başvurmuştu. Sevgili Samira, konusunda yetkin olduğu kadar, gayretli ve yaratıcı çalışmaları ile de kendini değişik düzeylerde kanıtlamış değerli bir araştırmacı idi. Başvuru üzerine gerekli işlemleri yaparak tez jürisinin ve tarihinin kararlaştırılması için Mezuniyet Sonrası Eğitimi Fakültesi Dekanlığı'na aktardım. Dekanlıktan bir hafta sonra gelen yazıda jüri üyeleri ve sınav tarihi belirtilmişti. Jüride program sorumlusu olarak ben de vardım. Durumu hemen adaya ve öteki jüri üyelerine telefonla bildirdim. Kendilerine resmi yazının geç gelebileceğini, ancak bu tarihi sınav için ayırırlarsa sevineceğimi söyledim. Üyelerin tümü yaklaşık bir ay sonra yapılacak sınav için zamanlarının uygun olduğunu belirttiler. Aradan bir kaç gün sonra jüri üyelerinden Sayın Prof.Dr.Ferhunde Özbay (o tarihte doçent) ziyaretime geldi. Çayımızı içerken bana çok güzel bir ipucu verdi: - "Hoca jüride ilk olarak en genç jüri üyesine söz verir. Tezin eleştirisini ondan bekler. Kanımca bu da sen olursun" dedi. Sevgili Ferhunde ablanın bu uyarısın üzerine titiz iki bilimcinin hazırladığı çalışmayı tam üç kez okudum. Altı sayfalık bir rapor hazırladım. Belirtilen tarih ve saatte jüri toplandı. Sevgili Ferhunde abla her zamanki sevimliliği ile, Prof.Dr.Nusret H.Fişek'in jüri başkanı olmasını önerdi. Hocamız, demokrat tavrı ile oylama istedi ve oybirliği ile başkan seçildi. Açış konuşmasından sonra adayı ve çalışmasını bizlere tanıttı ve hepimize teşekkür ettikten sonra, eleştirilerim - değerlendirmem için ilk sözü bana verdi. Ben hazırladığım metni nerede ise ezberlemiştim. Ağır ağır ve hocamızın gözünün içine bakarak bu titiz çalışmayı, yöntemi, bulguları, yorumları ve bilime katkısı açısından değerlendirdim. Sonuçta böyle ciddi bir çalışmayı bize kazandırdıkları için her ikisine teşekkür borçlu olduğumu belirttim. Hocamız sırası ile diğer üyelere söz verdi. Onlar da çalışmayı değişik yönleri ile övgü dolu sözcüklerle eleştirdiler. Dikkatim Hoca'mızın üzerinde idi. Tartışma sırasında bizleri dikkatle dinliyor ve kısa notlar alıyordu. Tüm üyelerin konuşması bittikten sonra genel bir değerlendirme yaptı ve adayı içeri aldık. Unutamayacağım ve büyük zevk duyduğum tartışma iki saati aştı. Dışarıda bizi bekleyenler varmış. Kimin umurunda ? Nerede ise çalışma saatinin sonuna gelmiştik. Hocamız son olarak söz aldı ve - "Çocuklar, herhalde üniversite hocalığı galiba bu. Biliyorsunuz bu işin maddi yönü pek o kadar cazip değil. Ama, bugün bu ortamda ben gerçekten hoca olmaktan haz duydum. Ülkemizin sorunlarını sizlerle tartışmaktan mutlu oldum. Üniversitede sizin gibi gençlerle çalışmaktan ötürü her zaman büyük zevk duydum. Sizler gibi genç olmaya çalıştım. Bana bunu sağladığını için hepinize teşekkür ederim. Umarım ve beklerim ki, bu tartışma burada kalmayacak. Hepiniz gelecekte bu çalışmaların sürmesini sağlıyacaksınız. Artık adayı kutlayabilir miyim?" dediği anda, bizler nemli gözlerle Hocamızı alkışlıyorduk. 14 DR.FREDERIC C. SHORTER Dostum Dr.Nusret Fişek Benim Türkiye'de kalmak istememi ve son 28 yıl boyunca demografi ile ilgilenmemi sağlayan en önemli kişinin Dr.Nusret Fişek olduğunu söyleyebilirim. Dr. Nusret Fişek yaşamının bir kısmını demografik ve sosyal epidemiyolojik araştırmaları özendirme, korumaya ve desteklemeye ayırmıştı. Bilimsel geçerlilik taşıyan bilginin Türkiye için mutlak gerekli olduğunu düşünüyordu. Ölümünden bir kaç ay önce kendi kişiliğine çok uyan bir davranışta bulundu. Bana ve diğer bazı kişilere Türkiye demografisi hakkında yeni ve güncel bir kitabın hazırlanması önerisinde bulundu. Bu konuda en son yazılmış kitap 1982 yılına ait olduğundan yeni bilgiler ve teknikleri içeren bir kitabın yazılma zamanının geldiğine inanıyordu. Bu ricayı yerine getirme fırsatı, Devlet İstatistik Enstitüsü'nde danışman olarak çalıştığım sırada doğdu. Enstitü'de küçük bir ekip oluşturuldu. İki yıl boyunca eldeki bütün demografik veriler incelendikten sonra "Türkiye Nüfusu, 1923-1994, Demografi Yapısı ve Gelişimi : 21.Yüzyıl Ortasına Kadar Projeksiyonlar" isimli kitap yazıldı. Kitap resmi bir yayın olduğundan içinde Dr.Nusret Fişek'e herhangi bir atıfta bulunulmadı. Ancak bence bu çalışma onun adına yürütülmüştür. Tümüyle bizden beklediklerini kapsamaktadır ve onun onayladığı yöntemle yapılmıştır. Kitabın yazımında genç istatistikçiler ve demograflar birlikte çalıştılar, konularında gayet iyi olan bu insanlar çalışırken de çok şey öğrendiler. Gelecekte de güzel şeyler üretmeyi sürdüreceklerinden hiç kuşkum yok.
15 YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN Unutulmaz Saygınlık Prof.Dr.Nusret H.Fişek, yaşamını sağlık sorunlarının çözümüne adamış çağdaş bir bilim adamı idi. İnsan hak ve özgürlüklerinin en kutsal bilineni yaşam hakkına gerçek anlamını kazandıran "sağlık" koşulunu ülkemizde benimseten insandır. Gerçekten, sağlıklı olmayan yaşamın, ruh ve beden sağlığını kapsamayan bir hakkın ne yararı vardır ? Bu dayanaktan kalkarak insanı, hak ve özgürlükleriyle onurlu bir kişilik bütünlüğüne kavuşturan anlayışın yaşama geçmesinden Nusret FİŞEK'in büyük katkıları olmuştur. Sağlık Bakanlığı'nda görevli bulunduğu zamandan başlayan tanışıklığımız sonraki yıllarda Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanlığı sırasında gelişmiş ve güçlenmiştir. Yöntemde yumuşak, özde ağır çıkışları, hoşgörüsü, anlayışlı ve kararlı davranışları, onun bulunduğu ortamda egemenlik kurmasının gerçek belirtileridir. Ciddiyetinin çağırdığı özen ve duyarlık, çevresindekileri etkileyen bir büyük kişiydi. Onun yanında gereksiz söz, gereksiz davranış görülemezdi. Bunlara olanak tanımazdı. Tembellikten tiksinirdi. Düşünmeden, ölçüp biçmeden (tartmadan) bir şöy söylememeye girişimde bulunmamaya çalışırdı. Karar verdiği zaman da ödün vermeden yürür, beklediği sonucu almak için gerekenleri yapmaktan kaçınmazdı. Kendisini son kez, yönettiği "Sağlık Kuruluşları Kurultayı"nda gördüm. Rahatsızlığını belli etmeden çalışmaları tek başına yönetiyordu. Gazi Üniversitesi'nin Beşevlerdeki salonunda yapılan çalışmaları Erdal İnönü de izliyordu. Prof.Dr.Erdal İnönü'den sonra konuşmak için beni çağırdılar. Orda demokrasi ve hukuk devleti konusunda kişisel görüşlerimi açıkladım. Aykırılık, çelişki ve tutarsızlıklara, yinelenmemesi dileğiyle, değinerek önerilerimi sıraladım. Sağlıkla hukuk arasındaki ilişkinin en anlamlı bağ olduğunu belirtirken, bunun insandan birleşmekten, insanı ve insan gönendirici amaçlamaktan kaynaklandığını anlattım. Yöneticileri içtenlikli olmaya çağırdım. Siyasal ödünlerle, bir kaç oy, bir kaç milletvekilliği için ilkelerin yıkılmasına gözyummanın anlamsızlığı üzerinde durdum. Dinsel ve etnik nedenlerle yapılan ayrımın birlikteliği tüm acılığıyla önümüzdeyken, hukuksal güvencenin çağdaş niteliğini unutmak olanaksızdır. Nusret FİŞEK, benim sözlerimi ilgiyle dinledi. Yüzündeki çizgilerden mutlu olduğunu anlamakla birlikte kendisini gü durumda bırakmaktan kaçındığımı vurgulamak için "Bir yargıç olarak ancak bu kadar konuşabildim. Önceden bildirilseydi hazırlıklı gelir, daha anlamlı ve kapsamlı konuşurdum, bağışlayınız" deyince, "Bir de yargıç olmasanız, bir de hazırlıklı gelseydiniz nasıl olurdunuz" sözleriyle beni kutladı. Hukuk devletinin gerçek yanlılarından birisiydi. Katıksız demokrattı. Gösteri ve özentiden uzak çalışmalarıyla ulusunun hizmetinden hiç ayrılmadı. Toplantıdan sonraki günlerden rahatsızlığının arttığı, o gün de rahatsız olmasına karşın hiç kalkmadan toplantıyı yönettiğini öğrendim. Cenaze törenine koşarak gittiğimde, kendisini sevenlerin onu nasıl sevgi ve saygıyla omuzladıklarını gördüm. Saygın ve örnek kişiliğiyle unutulmaz bir Türk Büyüğünü daha yitirmiştir. Nur içinde yatsın. 16 PROF.DR.İLHAN TEKELİ Nusret Fişek Hoca Bir Aydınlıktı Nusret Hoca'yı 1960'lı yılların sonunda önce demografi kongrelerinde ve Nüfus Etüdleri Enstitüsü'ndeki jüri toplantıları sırasında tanıdım. 1070'li yılların çalkantılı üniversite ortamında kurulan Tüm Öğretim Üyeleri Derneği'nin (TÜMÖD) çalışmaları sırasında bu tanışıklık bir dostluğa dönüştü. Nusret hocayı her gördüğümde içimi bir aydınlık, güven, sevinç ve iyimserlik kaplıyordu.. Sanıyorumki, bu duyguyu yalnız bana ya da dostlarına değil, tüm konuştuğu kişilere geçirebiliyordu. Bana öyle geliyor ki, Nusret Hocanın bu niteliği bilime yaklaşımıyla, bilime inancıyla yakından ilişkiliydi. İster zakkumcuya karşı çıkarken, ister aile planlamasının gerekliliğini savunurken, isterse de sağlık sisteminin sosyalizasyonunu savunurken olsun, her zaman bilimsel bilgiyle temellendirilen akılcılığı onu hem özgürleştiriyor, hem de yeni olanın, çağdaş olanın yanında yer almasını sağlıyordu. Nusret Hoca, Cumhuriyet'in ilk kuşaklarındandı. Akılcılığı Cumhuriyetin getirdiği aydınlanma içinde oluşmuştu; nedenle de halkçı bir etik içinde kullanıyordu. Böyle olunca da akılcılık sadece doğruyu bilmekle kalmıyor, onun yargılarını yaşama geçirmek için toplumsal mücadele içinde yer almayı da gerektiriyordu. Bunun için de kişisel kaygılarını bir yana bırakıyordu. Bu da onu güven duyularak başvurulan bir kişi haline getiriyordu. kısacası Nusret Hoca bir aydınlıktı. 17 DR.FERRUH YAVUZ Nusret Hoca ve Barış Prof.Dr.Nusret Fişek, Türkiye tarihine sağlık konusunda isni yazdırmış bir kişidir. Bugüne değin hakkında çok güzel şeyler kaleme alındı, ben de derneğimizin (Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre için Sağlıkçılar Derneği - NÜSED) kurucu üyesi olan o büyük insanın barışçı kişiliği ışığında "Barışçı Kişilik Nedir?"i kısaca anlatmak istiyorum. Nusret Hocanın başardığı ve başarmaya çalıştığı işlerdeki felsefesine ve tarzına bakarsak, şu özellikleri görürüz : İnsanların sağlık düzeyinin yükselmesi için çalıştı. Dünya Sağlık Örgütü'nün sağlık tanımını düşünürsek, bunun tam anlamıyla bir barış savaşımı olduğunu anlarız. Çünkü savaş içindeki insan "sosyal ve psikolojik olarak tam bir iyilik hali"nde olamaz. Nusret hocanın adadığı bu iş bile onun ne kadar barışçı olduğunu gösterir. Demokrat, insan haklarını savunan, sömürüye karşı çıkan, halk sağlığını ön planda tutan, herkesin, özellikle de tıp doktorlarının örgütlülüğüne inanan bir kişiydi. Başkanı bulunduğu Türk Tabipleri Birliği'nde bunun için sürekli çaba gösterdi. Bunda da başarılı oldu. bugün hekimlerimizin çoğu onun bu güzel özelliklerini taşıyor ve açıktır ki, demokrat, insan haklarına saygılı, sömürüye karşı olan insanlar barışçı kişiliğe sahiptir. Barışın çeşitli tanımları arasında bence ne doğrusu, "Barış, sömürünün olmaması halidir" tümcesiyle özetlenen; demokrasi, insan hakları ve anti-emperyalizmi (veya eşit şekilde karşılıklı bağımlılık) içeren tanımıdır. Doğal olarak, sömürü olan yerde barış olmaz. "Barışçı Kişilik"te, bunların yokluğuna karşı, varsa daha kalitelisine sahip olmak için savaşım verme özelliği vardır. Barış için savaşım verme ne denli paradoks gibi görünse de öyle olmalıdır. Yoksa şu andaki yönetici sınıflar, demokrasiyi, insan haklarını rafa kaldırarak, emeği, dini ve milli duyguları sömürerek gayet rahat yönetirler. Onlara karşı pasif değil (kimilerince kyanlış olarak barışçı kişilik pasiflikmiş gibi tanımlanır) aktif olmak gerekir. Nusret hoca da ömrünün sonuna kadar bu uğurda savaşım verdi. Bütün bunların yapılabilmesi için insanın kendisiyle barışık olması lazımdır. Kendisinden, yaptığı işlerden hoşnut olmayan, insanlara saygısı, sevgisi olmayanlardan hiçbir mücadele içinde hayır gelmez. Öncelikle kişi ve topluluklar olarak kendi iç savaşımımızdan başarı ile çıkmalıyız. Kendimize başkasına, başka topluluklara anlayış, hoşgörü, sevgi ve saygı göstermeliyiz. Başka bir deyişle, Nusret hocanın barışçı kişiliğini örnek almalıyız. 18 PROF.DR.AYŞEN BULUT Profesör Fişek, Bilim ve Eğitim Nusret Fişek'in öğrencisi olmakla ne kadar övündüğümü herkesle paylaşmak istiyorum. Onu yakından tanıyan, onun tarafından bilinen bir öğrencisi olmanın büyük bir şans olduğuna inanıyorum. Nusret bey'i görüp, tanımış olanların ondan etkilenmemeleri ve bir şeyler öğrenmemiş olmalarını varsaymak hiç kolay değil. Gerçekte ise onun öğrencisi o kadar çok ki; o benden önceki kuşakları da etkiledi, daha pek çok kuşağı etkilemeye devam edecek. 6 Kasım 1990 günü yapılan törenlerin birinde bir IV.Dönem Tıp Fakültesi öğrencisinin, "Hocam Nusret Fişek" başlıklı söylevinde benim onu yirmi yıl önce ilk tanıdığım zamanki heyecanım içinde duygularını, sevgi ve saygısını, ondan öğrendiklerini coşku ile dile getirmesi çok anlamlıydı. 7 yıl önce öğretim üyeliğinden resmen ayrılmış olan Fişek, bu arkadaşa doğrudan hiç ders vermiş olamaz. Kuşkusuz Nusret Fişek'in öğretim üyeliği yanında yaşantısı gerçek bir okuldu. Öğretim üyesi iken de, sonraları da "öğrencilerin sevgilisi" olduğu en yetkili ağızdan da onaylanmış bir öğretmendi. Öğrencilerin bu sevgileri diploma törenlerinde gözle görülür bir şekilde izlenebilirdi. Diploma dağıtan öğretim üyeleri için gösterilen ilgi Fişek'e sıra geldiğinde "bir türlü dinmeyen sevgi gösterisi" oluverirdi. Bu gösteri, tekrar tekrar sahneye çağırılan virtüözler için yapılan görkemli coşkular gibi olurdu. Bir başka toplu sevgi gösterisi ise, her öğretim üyesinin düşlerini süsleyebilecek kadar anlamlı olanı öğrencilerinin, onun için erken olan, yaş sınırı ile üniversiteden ayrılması nedeniyle yaptıkları çağdaş törendi. Fişek öğrencilerini ve çevresindekileri nasıl etkilerdi ? Bu sorunun yanıtını öncelikle yaşamının dünyada varolmuş en onurlu yaşamlardan biri olduğu gerçeğinde buluyorum. Sonsuz alçakgönüllüğü ve herkese olan saygısı hemen farkedilen başlıca özellikleridir. Hizmet etmek için isimsiz olmak gerektiğine bizi inandırmıştır. Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve çalışkanlığı ile son dakikasına kadar kendinden her sorulana her istenene karşılık vermek için bıkmadan usanmadan çalışması çevresindeki hepimizi her zaman etkileyecek. Herkese destek olması ile çoğu kez eleştirildi. Ancak o, bunu fırsat eşitliği olarak düşünür ve hep savunurdu. Bir arkadaşım bu desteği şöyle dile getirdi : "Herkese baştan 10 numara verirdi. Sonunda kişiler alt sınırlarını kendileri belirlerdi..." 1970-76 yıllarında öğrencisi iken, 1976-79 yıllarında asistanı iken, 1979-83 döneminde Hacettepe Toplum Hekimliği Enstitüsü'nde birlikte çalışma şansı bulduğum Fişek, İstanbul'a gelişimden sonra bile yaptığım her çalışmayı iletme, danışma, paylaşma çabalarımı hep destekledi. Hastalığını ilk duyduğum anda birden dünyada yapayalnız kaldığımı hissettim. Bu duygu, bana ne kadar güven verdiğinin ve destek olduğunun bir göstergesidir. - Çok öz, dolaysız, bilimsel delillerle konuşurdu. Öz deyişler, çoğunlukla Nasreddin Hoca'dan alınmış engin fıkra literatürü ile süslenmiş anlatımı ile anlatmak istediklerini çok kolay iletirdi. - Bilmediği işlerle uğraşmazdı. - Savunduğu her şeyi bilimsel olarak açıklardı. Bu nedenle, tartışmaları, kuru politik savunulardan çok farklı ve öğreticidir. - Yüce bir hoşgörüsü vardı. Kendisiyle beni çok üzen bir olayı paylaşmıştım.Böyle durumlarda kullandığı, kendisine ait olmayan bir özdeyişi çok beğendiğini söyleyerek bana da öğretmişti : "Biri sana haksızlık yaparsa üzülme ! Sen yapmadın ki!" Başlangıçta hiç doğru bulmadığım, açıkçası ona yakıştırmadığım bu değerli deyişi, gün geçtikçe daha da iyi anlıyor ve seviyorum. - Fişek hocalığın biçimsel ve otokratik bir kavram değil, bilimsel ve kişisel bir özellik olduğunu kendi yaşamı ile belgelemiştir. Bu nedenle, genelde kalıplaşmış olarak kullanılan "hoca" kavramından çok daha farklı bir kimliği ve yeri vardır. Temel öğretisi şunlardır : 1. Bilim belli konularla değil, yöntemle belirlenir. Bilimsel yöntemin gözlem, hipotez, gerçekleme ve genelleme aşamalarından geçmemiş her türlü uygulamadan kuşku duyulmalıdır. 2. Hekimlik bilimlerinin tarihsel sürecinde toplum hekimliği, temel tıp bilimleri ve klinik bilimleri izleyen çağdaş tıp uygulamasıdır. Çağdaş hekimlik uygulaması toplum hekimliğidir. Toplumdaki bireyleri, hasta ve sağlam olarak ayırmadan her bireyin sağlık bakımından yararlanmasını sağlama, ancak çağdaş hekimlik görüşü ile olabilir. Kişiye verilecek sağlık bakımının koruyucu, tedavi edici ve esenlendirici olarak bir bütün halinde programlanması çağdaş uygulama gereğidir. Toplum hekimliğinde sağlık yönetimi, epidemiyoloji ve istatistik gerekli temel bilimlerdir. Toplum khekimliği uygulamaları tıpta özellik gerektiren her alan için geçerlidir. Ancak, gerekler, eldeki kaynaklar ve sonuçta sağlanacak etkinliklere göre öncelikleri belirleme, uygulamaları değerlendirme ve yeniden uyarlama dinamik bir süreçtir. Toplum hekimliği uygulama alanı olarak, ana sağlığı, çocuk sağlığı, kronik hastalıklar, geriatrik sorunlar, kanser, genetik hastalıklar, iş sağlığı, aile planlaması gibi her alan olabilir. Her alanda etkin hizmet vermek için, temel tıp bilimleri ve klinik hekimlik ancak toplum hekimliği çağdaş yaklaşımıyla hedefine ulaşabilir.Bu yolla, gereksinmesi olan herkes tıp biliminden etkin olarak yararlanabilir. Nusret Fişek öğrettiklerini uygulanmaları için öğretirdi. Şeyh Said'in şu sözlerini çok severdi: "Öğrendiklerini uygulamayan kişi sırtından kitap taşıyan eşekten farksızdır." Kaldı ki, öğrenme için uygulamanın şart olduğunu da öğretti. Duyarsam unuturum Görürsem hatırlarım Yaparsam öğrenirim Çin atasözüne son satırı eklemişti : Tartışırsam olgunlaşırım. Nusret bey hep tartışırdı ! 19 PROF.DR.CEVAT GERAY Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi ve Toplum Kalkınması Geçen yıl Köy Enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı TONGUÇ'u anma toplantısında O'nun köylerin eğitim yoluyla kalkındırılmasına ilişkin düşünce ve çalışmalarını açıklarken, daha sonra girişilmiş olan sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılması hareketinin bu açıdan önemine değinmiştim. Ayrıca, hem Enstitülerin ürünleri tam olarak alınmadan kapatılmış olmasının, hem de sağlığın toplumsallaştırılması çalışmalarının sonradan savsaklanarak bir yana itilmesinin Türkiye için ne denli bir talihsizlik olduğuna değinmiştim. Böylece, öncü eğitimci TONGUÇ'u anma toplantısında öncü toplum hekimi FİŞEK'i de anmış olduk. Bu bana, aşağıdaki satırları yazarak tarihe bir belge bırakmak açısından zevkli bir görev yükledi. Gerçekte, nedense anı yazmayı pek sevemedim. Bu yüzden de bundan kaçınmış olduğumun ayırdındayım. Fakat toplumumuzun ender yetiştirdiği örnek kişilerden biri olan Nusret FİŞEK için birşeyler yazmayı çok istediğim için bu konudaki bilgi ve görüşlerimi genç kuşakların O'nu tanımalarına yardımcı olacağı inancıyla, yine O'nun damgasını taşıyan bir olguya değinmeyi yeğliyorum. 1960'lı yılların başında Prof.Dr.Nusret FİŞEK'in öncülüğünde çıkarılan Sağlık Hizmetlerinin Toplumsallaştırılmasına ilişkin yasa ile başlatılan bir hareket, aynı dönemde birinci beş yıllık kalkınma planı uyarınca girişilen toplum kalkınması deneme çalışmaları çerçevesinde sürdürülebilseydi bugün kırsal kesimin toplumdaki görsel önemi, özellikle sağlık hizmetlerinin düzeyi kuşkusuz bambaşka olurdu. Toplum kalkınması kırsal alandaki sorunların çözümü için köylünün girişkenliği ele alması, yerel önderliğin öne geçmesi, yöredeki güç ve kaynakları harekete geçirmesi, bu amaçla örgütlenmesi, kamunun da desteğini sağlayarak ele aldığı işleri gerçekleştirmesi, çalışmaları değerlendirmesi, yeni yeni konulara el atması amaçlanıyordu. Bugünkü katılımcı demokrasinin özünde de bu yatmıyor mu? Köylü adına başkalarının karar alması yerine köylünün kendini ilgilendiren konularda kendisinin karar vermesi isteniyordu. zora dayanmayan, tepeden inmeci olmayan bir yaklaşımla, köylünün gönüllü işbirliği, güç birliği yaparak kendi sorunlarını çözmesi söz konusu olduğundan demokratik bir katılım bekleniyordu. Köyün içinden çıkan yerel önderlerin ortaya atılması, çalışmalara öncülük etmesi toplum kalkınması yönetiminin önemli bir niteliğini oluşturuyordu. Bütün bunlar, toplum kalkınması yöntemini Köy Enstitüsü hareketine yaklaştırmaktaydı. Yirmi yıllık aradan sonra Türkiye'nin bu ve öbür deneyimlerinden yararlanarak kırsal alanda beklendik yönde, toplumsal ve ekonomik değişmeler yaratmak amaçlanıyordu. Kırsal alandaki kamu görevlileri bu konuya yatkın değillerdi. Bu nedenledir ki,toplum kalkınması deneme alanlarında her düzeydeki kamu görevlileri için bu konuda eğitim izlenceleri düzenleniyor, genellikle ilgili il ve ilçelerde uygulamalar yapılıyordu. Sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılmasına ilişkin yasa budanmamış ve yozlaştırılmamış ilk biçimiyle, toplumun katılımı ve kalkınması, hizmetin bireyin ayağına götürülmesi, hizmetin belli önceliklere göre yoğun bir iletişim ve bilgi akışı içinde, takım çalışması yapılarak tek elden yürütülmesi gibi çağdaş kamu yönetimi ve politikaları öngörüyordu. Sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılması çalışmalarını tanımak fırsatını ilk kez 1963 yılında Muş'ta bu amaçla düzenlenmiş olan bir toplum kalkınması seminerinde bulmuştum. Muş'taki çalışmalar, sağlık ocağı ve evleri yapılarının bitirilmesi ve atanan görevlilerin bu yerlerde işe başlamasıyla belli bir uygulama aşamasına gelmişti. Sağlık ocağı ve evlerinin yalnızca halka sağlık hizmeti sunmakla yetinmesi düşünülmemişti. Bu ocak ve evler aynı zamanda kırsal kalkınma odakları işlevini de görmesi bekleniyordu. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, Milli Eğitim ve Tarım Bakanlıkları birlikte üçlü bir önanlaşma (protokol) yapmıştı. Sağlık hizmetinin sunulacağı köylerde, aynı alan içinde, sağlık yapıları yanında aynı zamanda okul ve kurslar, tarım ve veteriner çalışmaları için yapılar, görevliler için kamu konutları (lojmanlar) yapılması, köye yönelik hizmetlerin buradan yürütülmesi, bu önanlaşmanın en önemli öğesini oluşturuyordu. Böylece, kırsal gelişmenin üç sacayağını oluşturan eğitim, sağlık ve tarım hizmetleri aynı odaktan çevre halkına sunulacaktı. Bu, aynı zamanda, sözkonusu temel hizmetlerden sorumlu görevlilerin eşgüdüm içinde birlikte çalışmaları, yardımlaşmaları, ortak izlenceler yapıp uygulamaları, bu yoldan köylerin kalkınmasına katkıda bulunmaları için gerekli ortamı sunacaktı. Görevlilerin birarada komşu olarak yaşamaları, bireysel ilişkiler geliştirmeleri ve böylece etkin biçimde, eşgüdüm içinde çalışmanın havasının yaratılmasını da sağlayacaktı. Ayrıca köylünün karşılaştığı sorunların öbür kuruluşları ilgilendiren boyutlarının hemen ele alınması, çözüm getirilmesi olanağını da yaratacaktı. Sonradan toplum hekimliği konusunda öğretim üyeliğine geçen o günkü Muş İli Sağlık Müdürü, sağlık görevlilerinin toplum kalkınmasına yapabilecekleri katkıları şöyle özetliyordu : Kuşkusuz, toplum kalkınmasına ilişkin çalışmalarda sağlık görevlilerinin çok etkin bir konumları vardı. Çünkü, sağlık görevlileri yalnızca önüne gelen hastanın sağlığını bozan bedensel, ruhsal etmenlerle ilgilenmekten öte, hastanın içinde yaşadığı toplumsal, ekonomik, kültürel koşulları da incelemek, yüzyüze ilişkiler kurduklarından onlarda güven duygusu yaratarak onları toplum kalkınmasına yöneltmek, öbür kamu görevlilerinin sorunlara eğilmelerini sağlamak gibi bir işlev yüklenmeleri olanaklıydı. İl Sağlık Müdürü'nün bu görüşünü doğrulayan olguları, aynı yıllarda Edirne'de Sıtma ile Savaş Örgütü'nün halkın sağlığı ve toplum kalkınması konularında nasıl katkılar sağlayabileceğini gözlemlemek olanağını bulmuştum. Sıtmayla savaşta büyük başarı sağlanınca, Edirne Sıtma Savaş Örgütü'ndeki doktorların, ilin öbür sağlık kurumlarındaki meslektaşlarının da katılımıyla köylerde ana ve çocuk sağlığı ocakları, sağlık evleri kurarak, hergün köylere dağıldıklarını, sağlık hizmeti sunduklarını, bunu yaparken de kültürel, ekonomik ve toplumsal sorunların çözümü için uğraş verdiklerini bugünkü gibi anımsamaktayım. Sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılması çalışmaları henüz ülkenin batısına Edirne'ye ulaşmamışken bile aynı görüşü benimseyenler böylesi bir çalışmaya gönüllü olarak katılmışlar, toplum kalkınması çalışmalarına güç katmışlardı. Türkiye'de hükümetlerin, hatta bakanların değişmesi girişilen başarılı ve köklü çalışmaların sekteye uğramasına yol açmaktadır. Köy Enstitüleri, Toplum Kalkınması hareketlerinde olduğu gibi Sağlık Hizmetlerinin Toplumsallaştırılması çalışmaları da nesnel bir değerlendirme yapılmadan önce savsaklanmış, askıya alınmış ve sonunda bir yana itilmiştir. Oysa, toplumsallaştırma süreklilik kazanmış, kurumsallaşmış olsaydı, aynı zamanda kırsal alandaki değişme ve gelişmenin de itici gücünü oluşturabilecekti. Nusret FİŞEK öğretmeni bu duygularla saygıyla anıyorum. 20 PROF.DR.MÜMTAZ PEKER Nusret Fişek Hocamız ve Eğitilmiş Akıl Sosyoloji bilimi tüm toplumlarda "insan-insan ilişkileri ile insan-doğa ilişkilerinin" temel olduğunu vurgular. Sözkonusu ilişkileri çağdaş düzeye ulaştırmak için gerek insanın mayasında gerekse doğanın yapısında fırsat ve olanaklar vardır. Ne var ki aynı ilişkiler zaman zaman ya da kesikli olmak üzere çağın gerisine de çekilebilir. Bütün bunlar aklın eseridir. Bu denli önemli olan aklı nasıl eğiteceğiniz, onu hangi ideoloji ile yönlendireceğiniz sorunu insanlık tarihi boyunca tüm sosyal sistemlerin temel uğraşısı olmuştur. Benzer tartışma yoğun biçimde ülkemizde de 2.Cumhuriyet biçiminde yapılıyor. Bu görüşü savunanlar ülkemizde Cumhuriyet'le birlikte bir ilerleme olduğunu kabul etmekte. Öte yandan Atatürk döneminde oluşan otoriter yönetim tarzının bu dönemi izleyen yıllarda demokrasiye giden yolu tıkadığını iddia etmekte. Giderek devletin bireyi yok sayan ve ezen bir şekilde sosyal sistemin yapılandığını savlamakta. Sonuçta bugünkü devletin farklı kimlikleri, inançları, hukuku içine sindiren yeni bir sosyal yapıya gereksiniminin olduğunu açık ve örtük biçimde gündemde tutmaktalar. Ülkemizde böylesi görüşlere verilecek yanıtın temelinde Hocamız Dr.N.H.Fişek'in 1950'li yılların son döneminde başlattığı çalışmalar var. Bu çalışmaların bulguları ile ülkemizde nüfus politikasında önemli değişiklikler sağlanmıştır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında haklı nedenlere dayanan nüfus politikası yerine, 1960'lı yıllarda ülke koşullarına özgü, toplam üretimi ve refah artışını destekleyecek bir nüfus politikası gündeme getirilmiştir. Dikkatinizi çekeceğimiz nokta, ilk politika oluşturulurken başbakan olan İ.İnönü'nün, politika değiştirilirken 1960'lı yıllarda yine başbakan olmasıdır. Dönemin bürokratları (SSYB ve DPT) ülkenin sorunlarına eğitilmiş akıl ile eğilerek böylesi bir yaklaşımın gerekli olduğunu siyasal iktidara kabul ettirebilmişlerdir. Bunu yaparken Cumhuriyet'i numaralandırmak gibi bir amaçları yoktu. Amaçları Cumhuriyet'in başta belirlenen ideolojisi çerçevesinde yeni insanı yaratmaktı. Böylece insanımızı sağlıklı, sağlam, dünya ufku açık bir biçimde yetiştirecek sağlık ve eğitim hizmetlerinin götürülmesi konusunda devleti, bireye karşı sorumlu tutan yasalar oluşturulmuştur. Bildiğiniz gibi bu yasaların uygulanması için gerekli parasal kaynakları ayırmayanlar 1965'li yıllarda yönetime gelen ülkemizdeki liberallerin öncüleridir. Dahası bu görüştekiler yönetimde bulundukları süre içinde sağlık ve eğitim hizmetlerinde hem kamu hizmet açığı yaratarak hem de bu hizmetlerin niteliğinde büyük değişiklikler yaratarak, her iki hizmetin piyasadan sağlanması için büyük çaba göstermişlerdir. Benim nüfus politikası konusundaki temel hipotezim şöyle: Yetkin devlet adamları, gelecekteki kuşakları yetiştirmek için onların başta sağlık, eğitim, istihdam v.b. hizmetlerine büyük kaynak aktarırlar. Sığ görüşlü devlet adamları ise, gelecek kuşakların kendisini aşmaması için bu kaynakları kısar. Böylece toplumda kendilerini sürekli yönetimde tutacak düşüncedeki kuşakları yetiştirir. Kanımca Dr.Fişek Hocamız ilk grupta yeralanlardandı. 1960'lı yıllarda kamunun yürüttüğü sağlık politikasının eksiklerini giderme, bunları daha çağdaş konuma getirme için bir dizi nüfus ve sağlık araştırmalarını başlatan önderdi. Ülkemizde nüfus artışı yüzde üçe yaklaştığı bir dönemde bilim adamları bu gidiş üzerine düşünmezken, o bu konudaki araştırmaların bulgularına göre politika uygulanması için çalışıyordu. Bu çalışmaları nedeni ile ülkemizde merkez sağdakiler ve liberaller tarafından şiddetle eleştiriliyordu. Üzüldüğüm nokta bu eleştiriye "Sözde Atatürkçü"lerin katılması ve eleştiri boyutunu "Amerika" ile ilişkilendirmeleridir. Bildiğiniz gibi Dr.Fişek Hocamız bürokrasiden ayrılarak akademik yaşama geçti. Sağlık politikası konusundaki fikirlerini sizlerle paylaştı. Nüfus ve sosyal bilim konusundaki fikirlerini bizlerle tartıştı. Bunların uçmaması için onları yazılı metinler haline getirdi. Hepimizin aydınlanmasında, ufkumuzun gelişmesinde bu metinlerin ne derecede önemli olduğunu vurgulamama gerek yok sanırım. Ancak 12 Eylül döneminde bu metinlerden seçilen parçalar yine "Sözde Atatürkçü"ler tarafından bu kez "komünizm propagandası" yapmakla suçlandı. Sıkıyönetim komutanlığının yazılı emri ile soruşturma geçirdi. "Meyvalı ağaç taşlanırmış" özdeyişimiz kanımca ona çok uygun düşüyor. Dr.Fişek Hocamız eğitilmiş aklın çalışmalarını, bulgularını öne çıkarmak, Türk toplumunun sağlığı, sağlamlığı ve bunun kesiksiz sürmesi için sürekli çalışmış, "kalpaksız kuvva-i milliyeci"lerdendir. Yaşamında Kemalist ideolojiden sapmamış fakat talihsiz iki uçtaki suçlamaları ağır biçimde hissetmiştir. Bunlardan bireysel olarak çok üzüldüğü kanısındayız. Bildiğim nokta üzüntülerini en yakınlarına bile yansıtmadan, olaya denk düşen Nasrettin Hoca fıkraları ile olayı geçiştirmeye çalışması ve kendine özgü gülmesidir. Bütün bu süreçlerde farklı yaş kuşaklarında olan bizlere Cumhuriyet'in aydınlık yolunda yürümemiz için sürekli öncülük etmiştir. Bizlere düşen görev, bu temel ideoloji çerçevesinde gümüz sorunlarına çözüm bulmak ve bunları hayata geçirmektir. Ancak böylesi bir uğraşı sonucu Nazım Ustanın söylediği: "Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerimizdedir. Haklı günler, büyük günler Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, Ekmek, gül ve hürriyet günleri"ni çocuklarımıza verebilirse kendimizi mutlu sayabiliriz. 21 DR.FREDERIC C. SHORTER Rough transcript of ... Rough transcript of what I said at the Nusret Fişek meeting in İstanbul (Nov.1996) I can say that the single most important person who made me want to stay in Turkey and do Turkish demography these last 28 years was Dr.Nusret Fişek. He devoted one part of his life to encouraging, protecting, and supporting demographic and social epidemiological studies. He believed that scientifially valid information was absolutely necessary for Turkey. A few months before he passed away, he did something which was very much in his character. He suggestedto me and some others that a new up-to-date book should be written on Turkish demography. The last comprehensive book was in 1982 and it was time for a new one with more information and the latest techniques. An opportunity to fulfill this request came to me while I was working as a Consultant to the President of the State Institute of Statistics. A small team was organized at the Institute. For two years we studied all the available demographic data and wrote a new book: "The Population of Turkey, 1923-1994: Demographic Structure and Development, with Projections to the Mid-21st Century." (Türkiye Nüfusu, 1923-1994, Demografi Yapısı ve Gelişimi: 21.Yüzyıl Ortasına Kadar Projeksiyonlar) It is an official publication, so you will not find a personal dedication to Dr.Nusret Fişek in the book. For me, personally, that work was done in his honor. It is exactly what he expects from us. And it was done in the way that he approves. Young statisticians and demographers worked together to write that book. They learned a lot and they know their business. I am sure that they will continue producing good works for a long time in the future. 22 Ali Rıza Erkan (Sağlık Bakanlığı'ndan emekli Şube Müdürü) Hocayı , 1943 yılında Sağlık Bakanlığı Bulaşıcı Hastalıklar Şubesi Mütehassıslığı'na atandığı günlerde tanımak onur ve mutluluğuna erdim. Hoca, ilk iş olarak "Bulaşıcı Hastalıklar Bildirge Fişi"ni bastırmıştı. Hoa ile 1958-1960 yıllarında UNESCO Türkiye Halk Sağlığı Eğitimi Milli Komitesi'nde ve ondan sonraki yıllarda da Sağlık Bakanlığı'ndaki Müsteşarlığı sırasında çok yakın ilişkilerim oldu ve sağlık eğitimi alanında çok yararlandım. Söz geçen Komiteyi kuran ve Başkanı bulunan Hocaların Hocası Ord.Prof.Dr.Tevfik SAĞLAM Paşa, FİŞEK'I çok sever ve çalışmalarını takdir ederdi. FİŞEK Hoca sağlık eğitimine gönül vermişti.1960 yılı Temmuz ayı içinde Hıfzıssıhha Okulu'nda düzenlediği Uluslararası Sağlık Eğitimi Semineri'ne ülkemizden ve dünyadan bir çok ünlü bilim adamı katılmış ve seminer sağlık eğitimcileri için çok yararlı olmuştu. Hoca, Müsteşarlığı sırasında Sosyalizasyon ve Nüfus Planlaması gibi iki önemli kanunun çıkmasını sağlamıştı. Ancak, bazı çevreler Nüfus Planlaması Kanunu'nu ve özellikle Hoca'yı hedef alarak FİŞEK için "Soyumuzu kurutacak" dediler. Sözü geçen Kanunun değeri ve önemi sonradan anlaşılarak çok şükür soyumuz kurumadı. Hoca, çağdaş ve demokrat bir kişiliğe sahip olduğu için doktor olmayan memurlara da değer verirdi. Örneğin, Müsteşarlığı sırasında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu çıkmıştı. Kanunun sağlık personeli yönünden uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla, Genel Müdürlerin başkanlığında bazı komisyonlar kurdurmuştu. Bu komisyonlarda, benim gibi eski memurlara da görev vermek suretiyle bizi mutlu etmişti. Hoca ile birçok toplantı ve kongrede bulundum. Toplantılarda çıkmaza girme eğilimi gösteren konulara, kendisine has yorumu ve buluşu ile çözüm yolu bulur ve istenilen sonucun alınmasını sağlardı. 1960 yılında Ankara Hastanesi'nde ikinci kez safra kesesi ameliyatı olmuştum. Bir gecenin geç saatlerinde Hastane Baştabibi rahmetli Abidin Ara yanıma gelerek, "Müsteşarımızın selam ve geçmiş olsun dileklerimi getirdim" dedi. Hoca'nın bu insancıl ve asil tutumundan çok duygulanmdım ve mutlu oldum. Hoca, Müsteşaralığı zamanında Sağlık Bakanı bulunan rahmetli Prof.Dr.Ragıp Üner ve Dr.Yusuf Azizoğlu ile uyum içinde çalışmış ve mesaisi daima takdir görmüştü. FİŞEK, ikinci kez Müsteşarlıktan ayrılma mecburiyeti karşısında akalınca Hacettepe Tıp Fakültesi'nde hocalık görevine başladı ve bir şans eseri olarak oğlu İLHAN'ın da hocalığını yaptı. Sonraları İLHAN'ın ve gelinimizin nişan yüzüklerini taktı ve ayrıca nikah şahitliğini yapma lütfunda bulunarak ERKAN ve USLU ailelerini mutlu etmişlerdi. Hoca, ameliyat ve hastalık sonucu 3 Kasım 1990 tarihinde ebediyete intikal etti. Ölümü, bilim ve tıp camiasında derin üzüntüler yarattı. Gerek kişisel ve gerekse yüzlerce hekimin ve öğrencilerinin adlarını taşıyan müşterek ve kişisel taziyet ilanları günlerce gazetelerde yayınlandı. 6 Kasım 1990 tarihinde Sağlık Bakanlığı bahçesinde yapılan törende emekli memurlardan Mehmet ŞEKERCİ yanıma yaklaşarak hoca için "Güzelliğinden yüzüne bakılamazdı" dedi. Şekerci doğru söylemişti. Ancak, çok yoğun çalışmaları nedeniyle o güzel yüzü solmuştu. (1 Kasım 1994) 23 Bekir Kalkan (Sağlık Bakanlığı'ndan emekli şoför) Sene 1965, yer Hıfzıssıhha Okulu konferans salonu. Etimesgut Eğitim Araştırma Sağlık Grup Başkanlığı'nda henüz yeni işe başladığım yılın günlerinden biriydi, tam olarak tarihini hatırlamıyorum. Ankara'da Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün bahçesinde, iş gereği resmi görevli olarak amirimi beklemekteydim. Bir ara, yanımdan geçip gitmekte olan insanların konuşmalarına kulak misafiri oldum. Sayın Nusret Fişek'in konferans vereceğini söylüyorlardı. Çalıştığım Kurum'da adını çok duyuyordum ama kendisini tanımıyordum. O güne kadar panel, konferans nedir, bilmiyorum; görmedim. Bu neyin nesi, Nusret Hoca kim, nasıl bir insan... Merakımı gidermeye karar verdim. Görevli amirim gelirse beni bulabilsin diye, kullandığım aracın camına, üzerinde, "Ben Konferans Salonu'ndayım" yazılı bir kağıt parçasını iliştirdim. Sora sora konferans salonunu buldum ve salona girdim. Salonda oturacak yer kalmamıştı, bunun dışında bir o kadar da ayakta duran insan vardı. Ben lde onlar gibi ayakta beklemeye koyuldum. O arada bir alkış koptu. Doğrusu, bir ara ürktüm; şaşkınlık geçirdim. Ne olduğunu anlamadan ben de alkışa katıldım. Uzun boylu birisi kürsüye çıktı. Yanımdakilerin konuşmalarından anladım Nusret Hoca olduğunu. "Konumuz, Türkiye'deki sağlık hizmetlerinde sosyalizasyon" diyerek söze başladı. Ana - çocuk sağlığının önemini anlattı. Arkasından nüfus planlamasının önemini belirtti. Sosyalizasyon çerçevesinde sağlık ocaklarının ve sağlık evlerinin çalışma programlarını açıkladı. Sağlık ocağında, odacısındana doktoruna kadar görevli memurların neler yapmaları gerektiğini sıraladı. Bu personelin bir bütün olduğunu, bunlardan birinin eksik olması durumunda işlerin kesinlikle yürümeyeceğini söyledi. Söyleşinin sonunda şu tarihi söz dudaklarından döküldü : "Mustafa Kemal Atatürk, nasıl bu ülkeyi topsuz tüfeksiz kurtardıysa., ben de yurdunu, insanını seven sağlık personeliyle, yolsuz, araçsız ülkemde sosyalizasyonu sağlık hizmetlerinde yerleştireceğim." Salonda büyük bir alkış koptu, Nusret Hoca alkışlar arasında kürsüden ayrıldı. Aracın yanına döndüğümde amirim daha gelmemişti. Kısa bir süre sonra gelip araca bindi, hemen yola çıktık. Yolda, salonda konuşulanların bana anlatmaya başladı. "Zahmet etmeyin, ben de salondaydım." dememle konuyu kapattı. 1970'li yıllarda, beni bir günlüğüne Hoca'nın emrine verdiler. Sayın Nusret Hoca'yı Amerikan Büyükelçiliği civarındaki Unicef'in binasına götürdüm. Hoca, Unicef'in binasına girdi, bir müddet sonra yanında birileriyle çıktı. Ben aracın kapısını açtım. Hoca'yı yolcu etmekte olan zat, "Nusret bey, böyle asık suratlı bir şoförle çalışmak sana göre değil." Dedi.Hoca hemen yanıtı yapıştırdı. "Benim için kişinin dış görünüşü önemli değil, insan olması önemli." Deyip kendisini uğurlayan kişinin yüzüne bakmadan aracın kapısını kapattı. Hacettepe'de olduğum yıllarda, "Nusret Hoca'yı Halk Sağlığı İdaresi'nden al, Ergazi Sağlık Ocağı'na bırak, dönüşte tekrar al getir" dediler. Bana emredilen şekilde hocayı aldım. Ergazi'ye yaklaştığımızda, Hoca'yı normal yoldan değil de çok kısa bir yoldan sağlık ocağına götürmeye karar verdim. Bu değişiklikten kuşkulanan Hoca, kuşkusunu değerlendiremeden kendisini sağlık ocağının önünde bulunca, "yolu biraz daha uzatsaydın da doya doya kuşkumu yaşasaydım." Dedi. Ben de "1965'te Hıfzıssıhha Konferans Salonu'nda, sağlık hizmetlerkinde çalışanlar, sağlık hizmetlerine nasıl yararlı oluruz diye düşündükleri an bu hizmet oturur, demiştiniz. Kısa ayolu kullanarak, devletin aracında tasarrufta bulundum. Sizin değerli zamanınıza üç-beş dakika kazandırdım." Dedim. Tebessümle karşıladı, teşekkür etti. Sene 1978, Orta Bereket Köyü Sağlık Ocağı'nda, stajyer öğrencilere ders verecek olan Nusret Hoca'nın emrine verildim. Sağlık Ocağı'na ulaştık, mevsim kış. Hoca, dersi sağlık ocağının salonunda veriyor. Ben görevim gereği dışarıda beklemek zorundayım. Hoca beni de üşümeyeyim diye salona çağırdı.Bir kenara, sandalyeye iliştim. Sağlık ocağı çalışmaları hakkında konuşuyorlardı. Bir ara odacı çay getirdi. Hoca'ya ikram etti. Nusret Hoca, odacıya, "Mustafa ağa, senin çayın çok güzel oluyor. Bunun formülü neyse söyle de biz de öğrenelim." Dedi. Odacı çok kısa bir yanıt verdi., "harcı içinden efendim" dedi. Hoca "Mustafa ağa, şu harcı içinden sözünün manasını açıklar mısın?" diye sordu. Odacı, kısaca, "hocam demliğe çayını çok atarsan çay iyi olur. Bu yemeklerde de geçerli, yağını biraz fazla koyarsa yemek lezzetli olur" diye yanıt verdi. Hoca, "işte bu fikrine katılmıyorum" dedi. Öğrencilerine döndü, "çocuklar, insan hiç bir zaman her şeyi bilemez, büyük küçük herkesin birbirinden öğreneceği mutlaka bir şeyler vardır" dedi. 1975 ya da 1976 yılıydı, Sayın Ali Nejat Ölçen'in milletvekilliği döneminde Etimesgut bölgesinde yaptığı araştırma sonucu bu bölgedeki sağlık kurumunun yüzde yüz kar ettiği ortaya çıktı. Sayın Nusret Fişek'in başarısı bu araştırmayla kanıtlanmıştı. Fakat, bu kurumun 1986 sonrası kapısına kilit vuruldu. 24 PROF.DR. İSMAİL TOPUZOĞLU Bir Mezarbaşı Konuşması Değerli Nusret Fişek Sevenleri, Hocamızın aramızdan ayrılışının onbirinci yıldönümünde kendisini saygıyla ve şükranla anmak için toplandık. Günboyu yapılacak toplantılarda, değişik konuşmacıların, Nusret Fişek hocanın ülkemiz halk sağlığı hizmetlerine yaptığı katkıları ayrıntılarıyla bir defa daha dile getireceklerini umuyorum. Ben bu çalışmalara kısa ve biraz farklı yorum getirmek istiyorum. Ayrıca hocanın şimdiye dek biraz gölgede kaldığını düşündüğüm bir dileğini hatırlatıp ondan hepimize bir görev çıkartacağım. Cumhuriyet dönemi sağlık hizmetlerine dönüp baktığımızda bir çok kişinin değerli, özverili katkılarda bulunduğunu görmekteyiz. Bu saygıdeğer kişiler arasında iki kişinin ayrı bir ağırlık taşıdığını söylemek haksızlık olmayacaktır. Sözünü ettiğim iki kişiden biri Refik Saydam, ikincisi Nusret Fişek'tir. Refik Saydam, kendi zamanında ülke düzeyinde endemik, bazen epidemik ölçülere varan lepra, frengi, trahom, sıtma, tüberküloz gibi hastalıklarla başarılı bir mücadele vermiş, bu hastalıkların kontrol altına alınmasını sağlamıştır. Ayrıca kendi dönemine göre çok ileri sayılacak sağlık yasalarının çıkartılmasında ve yürürlüğe konmasında öncü olmuştur. Numune (örnek) hastaneleri de Refik Saydam'ın eserleri arasında yer alır. Tüm bu hizmetler oldukça dar sayılacak bir kadro ile tek parti döneminde, güçlü bir politik destekle ortaya konulabilmiştir. O günlerin koşullarında elde edilen olumlu sonuçlar sağlık hizmetleri tarihimizde, övünçle anılacak bir dönüm noktasıdır. Nusret Fişek'in başarıları, bambaşka koşullar altında gerçekleşmiş, başka bir dönüm noktasıdır. Fişek, 1938 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olmuş; askerlik hizmetini, Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü'nde bakteriyoloji çalışmalarını, ABD Harvard Üniversitesi'nde tıp bilimlerinde felsefe doktorasını (PhD.) yaptıktan sonra, Sağlık Bakanlığı'nda bulaşıcı hastalıklar uzmanlığında bulunmuş ve 1958 yılında Hıfzıssıhha Okulu Müdürlüğü'ne atanmıştır. Bu görevle bereber Nusret Fişek'in sağlık hizmetlerine yakından ilgisi başlamıştır. 1960 yılında Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı'na atanması, Hocayı yeni ve kapsamlı çalışmalara yöneltmiştir. Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi, aile planlaması çalışmaları, geçmişteki görgü ve bilgi birikiminin ürünleri olarak düşünülmelidir. Hoca 1962 yılından başlayan çok partili, henüz gelişmemiş, toplum yararına öne sürülen düşüncelere destek verecek güçlü sivil toplum örgütlerinden yoksun bir demokrasi ortamında, çağın gereklerini yasama, yürütme organı temsilcilerine anlatmakta güçlükler çekmiştir. Çok kereler politik engellerle karşılaşmıştır. Bü yüzden yeni kurulmakta olan Hacettepe Üniversitesi'nde yapılan çağrıyı kabul etmiş, burada sağlık hizmetlerinin geliştirilmesine ilişkin yenilikler dizisini sürdürmüştür. Bir yandan tıp eğitiminin çağdaşlaşması, öte yandan uzman halk sağlığı elemanları yetiştirilmesi konularını ele almıştır. Nusret Fişek'in çalışmalarında çarpıcı bir nokta, bilimsel araştırmalara önem vermesidir. Her zaman savunduğu ekip çalışmasının kimi örneklerini genç arkadaşlarıyla birlikte, yerli ve yabancı dergilerde yayımlanan araştırma makalelerinde görülmektedir. Hocanın kalıcı eserlerinden bir bölümünü şöyle sıralayabilirim: Aile planlaması uygulamaları; konuyu önemli mevkilerde bulunan bazı kişilerin ağızlarına almaktan çekindikleri ortamdan, bugün, toplum tarafından (küçük bir azınlık dışında) benimsenmiş olmasıdır. Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri bir çok engellemelere karşın, yurt yüzeyine yayılmış; sağlık ocaklarıyla milyonlarca nüfusun -özellikle kırsal yörelerde- hizmetindedir. Tıp eğitiminde ve halk sağlığı eğitiminde yenilikler 39 tıp fakültesinde ufak tefek değişikliklerle yürürlüktedir. Halk Sağlığı uzmanlığı, tescil edilmiş bir tıp dalı olarak uygulanmaktadır. Konuşmamın başında söylediğim gibi, Hocanın biraz gölgede kalmış görünen bir dileği, Halk Sağlığı Uzmanlığının geliştirilmesine yardımcı olacak Halk Sağlığı Fakültesi kurulmasıdır. Hoca böyle bir kuruluşun uygulama alanlarını kapsayan gerekli laboratuvarlarla donatılmış halk sağlığı uzmanlık dallarının tümünü kapsayan, öncelikle araştırmalara ve eğitime yönelik çalışmalar yapan nitelikler taşımasını öngörmekteydi. Kanımca bu dilek, halk sağlıkçılar tarafından bir vasiyet olarak algılanmalı ve kendimize bir görev çıkarmalıyız. Halk Sağlığı Fakültesi düşüncesinin gerçekleşmesi için çabalarımızı yoğunlaştırmalıyız. Nusret Fişek hoca, ileri düşünce ve görüşleriyle biz çalışma arkadaşlarına her zaman örnek olmuştur. Genç halk sağlıkçı ve hekimlere de örnek ve esin kaynağı olmasını dilerim. Bu duygularla aziz hatırası önünde kendi adıma ve siz katılımcılar adına saygı ile eğiliyorum. 25 PROF.DR.GAZANFER AKSAKOĞLU Çok Yönlü Önder : Nusret Fişek Toplumu ileriye götüren üstün nitelikli bireylerin yaşam ve ürünlerine baktığınızda, hemen daima dar bir anlamda başarılarını gözlersiniz. Bir anlamda bu doğaldır, hele çağın ve teknolojinin gelişimi dikkate alındığında uzmanlaşmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak görülebilir. Bu durumun aksine, birçok alanda üretimde bulunan ve başarılı olan ender kişiliklerden biri Nusret Fişek'tir. Fişek, köken olarak hekimdir. Yaşamı boyunca tıp bilimini toplumsal bir bilim olarak görmesi, tıbbın en teknik konularıyla sosyal bilimlerin çeşitli dalları arasında bağlanatılar kurulmasında öncülük etmesini sağlamıştır. Ülkemizde içinde emek vererek çalıştığı ve kurulması ya da gelişiminde önderlik rolü bulunan başlıca bilim dalları şunlardır :
Sunum kolaylığı oluşturması amacıyla yapay bir gruplamayla sıralanan yukarıdaki dallar Fişek'in üstün hoşgörü ve paylaşım anlayışıyla her zaman Enstitü kavramıyla içiçe işlenmiştir. Her bir dal arasındaki adoğal ve kaçınılmaz birlikteliği ve iletişimi ortaya dökmüş, bunları Amaç doğrultusunda halkına sağlığının iyileştirilmesi yönünde ilerletmiştir. Oluşan bütünün korunması ve geliştirilmesi için üzerine oturttuğu temel, Eğitim'dir. 26 DR.DERMAN BOZTOK Eğitmen Nusret Fişek 1971 yılı, Hacettepe Tıp Fakültesi Dönem I. Sabah derse yetişmek üzere hastane önünden demiryolu yanındaki yokuştan çıkıyorum. Gürhan, yanındaki çevik adımlarla yokuşu tırmanan mütevazi insanı tanıştırıyor : "Babam Nusret Fişek". Hocamız, yoldaşımız ve önderimiz Nusret Fişek, gerçek anlamda bilimsel ve toplumcu bir insandı. Yaşamı, zengin dinamiği ile doğru kavramış, fert ve toplum "sağlığı" için son nefesine kadar en üst düzeyde insanca mücadele etmiştir. Eğitmenliği, yaşama mücadelesinin temel etkinliği idi. Yetişkin, genç, her kesimden ve her görüşten, etrafındaki insanlara sağlam pedagojik yaklaşımla gerçekleri göstermeyi ve onlarda gerekli davranış değişikliği ile olgunlaşmayı, çetin toplum sağlığı sorunlarını ve çalışma koşullarını cesaretle ve şevkle yüklenebilmeyi ve çözüm için işbirliği yapmalarını sağlamayı sabırla gerçekleştirmiştir. Yaşam ve çalışma çevresindekiler, yarattığı çağdaş, evrensel ve insancıl üretim ortamında, sağlığı tüm yönleri ile gerçekleştirmeye yönelik çok değerli modelleri yaşama geçirmişlerdir. Bu örneklerin geliştirilerek heryerde gerçekleştirilmesi için herkese çağrıda bulunmuşlardır. Yine Dönem I, Toplum Hekimliği dersleri : İnsan ve çevresi, temel yaşam ve hekimlik felsefesini veriyor. Slaydda, birbirine boyunlarından bağlı iki eşek, önce ayrı yerlere çektikleri için samanlara uzanamıyorlar; sonra anlaşıyorlar, birlikte samanları sırayla yiyorlar... Birbirini takip eden derslerde, sağlıkta ülke ve dünya gerçekleri sağlam ve çarpıcı örneklerle işleniyor; eğitiliyor ve toplum hekimliğine karar veriyorum. 1981. Çubuk, Yukarı Çavundur Sağlık Ocağı kar altında. Bize ziyaretini aksatmamakta ısrarlı; bembeyaz dağ yollarını araç tırmanırken yaptığım çalışmaları soruyor, tezimi konuşuyoruz. Köyden ebeyle,öğretmenlerle, muhtarla ve stajyer tıp öğrencileriyle temel sağlık ekip hizmetlerini, eve kadar giden aile sağlığını, tuvalet yaptırma kampanyasını, köye elektrik getirmeyi ve diğerlerini konuşuyor. Coşkusunu elle tutuyorum. Hacettepe Toplum Hekimliği Enstitüsünde sağlık sorunlarına müdahale edebilecek bir halk sağlığı ekip kadrosunu, tek tek ilgilenerek, -özellikle ilk kuşağı hemen her aşamada eksiksiz destekleyerek- yetiştiriyor. Hıfzıssıhha Okulu'nda önceki çabalarını da öğreniyoruz. En büyük isteklerinden birisi, ileri ülke standartlarında bir Halk Sağlığı Akademisi. Türk Tabipleri Birliği Başkanı olarak meslektaşlarını ve toplumu eğitiyor. Birlikte sağlık hakkını savunmaya, eyleme çağırıyor. Temel sağlık sorunlarını çözemeyen, halk sağlığını ve sosyalleştirme yasasını uygulamayan, kamu hizmetini çürüten suçlu yöneticiler, onun karşısında eziliyor, hileye başvuruyor. Televizyonda halkın önünde zakkum şarlatanlığına karşı bilimi savunuyor. İşkenceye karşı çıkıyor, demokrasiyi, insank haklarını ve barışı savunuyor. NÜSHED kurucusu olarak, savcılık sorgusunda ifade veriyor. Kanserli yatağında yürüyüşlerin önüne, uzun toplantıların başına dikiliyor. Son nefesine kadar, eğitim, mücadelesinin ana etkinliği olmaya devam ediyor. Ölmeden önce, yazısıyla halk sağlığının geliştirilmesini, insanlığın düşürülmemesini istiyor. Bu eşsiz insana çağdaş olmaya layık olamayanlar, toplumumuza sağlığı, barış ve refahı çok görenler, onu sırasıyla Bakanlık, Üniversite ve Tabipler Birliği'nden uzaklaştırmaya kıyabilmişler, bunu becerebilmişlerdir. Kurduğu Hıfzıssıhha Okulu, Toplum Hekimliği Enstitüsü'ne bağlı Etimesgut ve Çubuk Sağlık Eğitim ve Araştırma Bölgeleri birbiri ardınca kapatılmış; yetiştirdiği halk sağlığı uzmanları insangücü akıyımına uğramışlardır. Güçlerinin yetmeyeceği şey, çağdaş insanca ve hekimce yaşam öğretisinin ortadan kaldırılmasıdır. İnsanlık mücadelesi, Nusret Fişek'lerin aziz ve sevgili aydınlığıyla, sağlık bilimi ve barışla kendini savunacak, güçlenerek var olacaktır. 27 DR.UĞUR CİLASUN Görev Verildiğinde "Hayır" Demezdi Önce öğrencisiydim O'nun. Sonra asistanı oldum. 1983 yılının Nisan ayında görevimden istifa ettim. Aynı yılın Haziran ayında da O emekli oldu. Türk Tabipleri Birliği Yasası değişmişti. Merkez Konseyi İstanbul'dan Ankara'ya alınmıştı. Eylül-Ekim aylarında yeni yasaya uygun olarak Tabip Odalarının kongreleri ve seçimleri yapıldı. Biz Ankara Tabip Odası seçimlerini kaybettik. Bu çok önemliydi. Çünkü, Merkez Konseyi seçimlerini belirlemede Ankara, İstanbul, İzmir, Adana illeri çok ağırlıklıydı. Ankara Odası seçilmelirin kaybettikten hemen sonra hocamın evine gittim. O'na Merkez Konseyi seçimlerine kendisinin Başkanlığında katılmamız gerektiğini anlattım. Bana daha önce çok duyduğum bir biçimde yanıt verdi. "Bana bak! Ben şimdiye kadar hiçbir göreve talip olmadım. Ama bir görev verildiğinde de hiç kaçmadım. Diğer odalardaki arkadaşlarla görüş. Bu görevi bana veriyorlarsa, hazırım" dedi. İstanbul'a ve İzmir'e gidip arkadaşlarla görüştüm. Onlar da Ankara'ya gelip hocaya seçimlere girilmesi gerekliliğini anlattılar. Bunun kendisine bir "görev" olarak yüklendiğini anladı, ikna oldu ve girdik seçimleri kazandık. Ertesi sabah tekrar evine gittim. Genel lafa klasik biçimde girdi. "Bana bak! Bu seçimleri kazanabileceğimizi hiç düşünmemiştim. Ama iyi çalışmışsınız. Aferin" dedi. "Peki" dedim, "Bana niçin hiç bu kanaatinizi söylemediniz?". "Seçime girmek bir görevdi" dedi, "Sonra bahane arıyorum zannederlerdi." 12 Eylül Cunta rejimi dolaylı olarak sürüyordu. Hava ağırdı. Seçimlerde karşımızda olan ekip bizi sürekli olarak "siyaset yapmakla" suçluyordu. Siyaset yapmak suçtu. Biz de geçmişimizle suçlu, geleceğimizle gene potansiyel suçlu idik. Yukarılara böyle göz kırpılıyordu. Ama bu O'nun görev anlayışını hiç etkilememişti. Mücadeleden kaçmamıştı. O'nunla 6 yıl da Merkez Konseyi Genel Yönetmeni - Genel Sekreteri olarak çalıştım. İstanbul'da, kapısı mühürlü bir Konsey binasından yarım kamyon dolusu eşya ve 175.000 TL para ile devraldığımız Merkez Konseyi'ni 6 yıl sonra kendi binasında 1 milyardan fazla para ile; saygınlığının doruğunda, ağırlığının ve etkinliğinin bilincinden bir meslek kuruluşu olarak daha genç kardeşlerimize devrettik. Nusret Hoca, görev aldığı her yere olduğu gibi Türk Tabipleri Birliği'ne de silinmez damgasını vurmuştu. Oturduğu makam O'nu hiç onurlandırmadı. O makamları, kişiliği, aydınlığı, bilimselliği ile hep O onurlandırdı. Bu sürecin oldukça uzun bir parçasını birlikte yaşadığımız için ne mutlu "Bana". 28 DR.DEMET IŞIK Nusret Fişek ve Sağlık Hukuku Nusret Fişek'in tıp ve sağlık camiasının yetişmesinde ve etkin çalışmasında hukuka tanıdığı üstün yeri ve bu yerin kazandırılmasındaki önderliğini biliyorum. Çünkü tanıdım ve yaşadım, Nusret Fişek beni bu alanda hem yetiştirdi, hem çalıştırdı. Hücrelerine kadar akılcı ve laik olan Nusret Fişek'in temel dayanaklarından birisi, pek tabii ki hukuktu. Sağlık hizmetlerini, öncelikle koruyucu, sonra da tedavi edici hizmet olarak sunacak olan devletin, hukuk temelini tanımaya, bilmeye özen gösterdi. Hukuk öğrenilmeli, bilinmeli, tartışılmalı ve yenilenmeliydi. Devletin hukuk devleti olması gerekliliğine, hukukun üstünlüğüne, hukukun yapılmasında her disiplinin, teknokratının ve uygulayıcısının katılımının sağlanmasının, güçlendiriciliğine inanırdı. Hekimliği, sağlık hizmetini ve hukuku devlet adamı ciddiyeti ile ele alırdı. Işık dolu dürüstlüğü, hemen göze çarpardı. Hekim, hiç kimsenin "hukuk korkutması" ile karşılaşmamalıydı. Bu korku karanlığının aydınlığı, bilmekti. Hekim, kendisi mevzuatı okumalı, öğrenmeli, yorumlamalı ve çok iyi kullanmalıydı. Hukuku bilmeyen cahil açıkgözlerin, hukuka, devlete, sağlık hizmetlerine zarar vereceğini anlatmak, açıklamak isterdi. Hekimlerin hem bir tıp teknisyeni olarak hizmet verirken, hem de bir yönetici olarak hukuk uygularken hukuku kavramaları ve sözüyle çok iyi bilmeleri zorunluluğunu, hekime duyduğu saygı üzre vurgulardı. Yapmak istediği, bu gerekliliğe cevap vermekti. Beni bunun için buldu. Nusret Fişek ile 1960'lı yılların ilk yarısında Londra'da tanıştım. Tanışma sebebimiz, bana T.C. kanunları üzerinde sağlıkla ilgili bir araştırmayı yaptırmayı aklına koymuş olması idi. Benim ise hiç öyle bir derdim yoktu. Meslek hayatıma Danıştay Yüksek İdare Mahkemesi'nde başlamıştım; benim için çok değerli ikinci bir eğitim görüyordum; yaşım yirmilerle başlıyordu; ve işyerinde hayatımda ilk defa bana "hanımefendi" deniliyordu. Londra'dan sonra da çalışmamış burada sürdürmek istiyordum. Gel görki Nusret Fişek, kader oldu bana, ve her şey değişti. Oturup ilk konuştuğumuzda hekimlerin ve sağlık personelinin ne hukuk, ne de mesleklerine değgin mevzuat konusunda bilgileri olmadığını, öğrenim yıllarında da bu yolda kazanımlarının programlanmadığını anlatarak; Cumhuriyet kanunlarının tümünün taranarak, sağlık ve personeli ile ilgili hükümlerinin ayıklanarak ve geçirdikleri değişiklikler tesbit edilerek ve metinler yenileştirilerek bir "kavram indeksi" ile birleştirilmesini istedi. Dediği "o" dedikti. İstediği bir deli bulup posteki saydırmaktı. Aslına bakarsanız delisi de pek az değildir bu memleketin. Yeterki, sırtları sıvazlansın, adları anılsın bile değil. O zaman Nusret Fişek Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Müsteşarı idi. Beni Hıfzıssıhha Okulu'na öğretim üyesi olarak aldı. Kolları sıvadık, başladık çalışmaya. Hem araştırmaya başladım, hem hekim eğitimine, hem de kendi doktora çalışmama. Araştırmayı yürütürken, halk sağlığı ihtisasına gelen hekimlere hukuk dersi veriyordum, bir yandan da toplum hekimliği kürsüsünde doktora dersleri alıyordum. Araştırma vitrinsiz, tantanasız, reklamsız ancak çok zevkli bir çalışmaydı. Ne açıklar, ne anlamsız düzeltmeler, ne sonu düşünülmemiş iptal örnekleri buluyordum. Koşa koşa müsteşarlığa gidiyordum, alıyorlardı içeri, heyecanıma bakıp gülüyor, dinliyor ve tartışıyordu. Demiyordu ki, ben koskoca bir müsteşar; bu, yaptığından deli divane, hoşnut bir hukukçu çocuk. Böyle böyle bitirtti işleri. Araştırma "Kavram İndeksli Sağlık Kanunları" adı ile, mavi bir kapla basıldı. XX.Tıp Kongresi'ne beni, eserimi tanıtmak için gönderdi. Demokrat kişiliğini araştırmayı yaparken; yönlendiriciliğini derslerini verirken; hocalığını doktoramı yaparken gördüm. Çağdaşlığını, aydınlığını, onurlu yaşamını, bana birlikte olma fırsatını verdiği zamanlar. Ben bir usta gördüm. Hem aklım hem gönül gözümle peşinde oldum. Aldığım kendi kapasitem kadar. Sonsuz şükranlarım var. 29 DR.FİLİZ KARDAM Nusret Hoca'yı Anarken Yıl 1972, pırıl pırıl güneşli bir Mayıs sabahı... Nusret Hoca bir süredir rahatsız olduğu için o gün birlikte onun evinde çalışacağız. Karnım burnumda ve içimde müthiş bir sıkıntı. Cinnah Caddesi'ndeki apartmanın merdivenlerini ağır ağır tırmanıyorum. Hoca'nın dairesinin kapısına yaklaştıkça yüreğim büsbütün sıkışıyor. O gün sabaha karşı, Deniz, Hüseyin ve Yusuf idam edilmişler. "Şimdi biz birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız, ne diyeceğiz birbirimize?" diye düşünüyorum. Gerçekten de diyecek bir şey bulamayoruz, saklayacak bir ayıbımız varmış gibi gözlerimizi kaçırıyoruz sanki birbirimizden. Hoca ile o gün, yalnızca bir acıyı değil, insanın en temel hakkı olan yaşama hakkının ihlal edilmiş olmasının utancını sessizce paylaşıyoruz... İki gün sonra, Nusret beyin, oğlumun doğumunu kutlamak amacıyla bana gönderdiği kart, herşeye rağmen sevinç ve umut taşıyor, güzel günlerden sözediyor. 1980 yılı sonrasında ne yazık ki Nusret Hoca ile hiç karşılaşamıyoruz. Ancak o, gerek temel insan hakları ve demokrasi konusundaki tutarlı tavırları ve mücadelesi, gerekse ülkemizin en karanlık dönemlerinde bile kaybetmediği iyimserliği, mücadele gücü ve geleceğe olan inancı ile beni her zaman yüreklendiriyor. Ve onun, özellikle de yılbaşılarda göndermeyi ihmal etmediği kartları, yurtdışındaki zor yıllarımda bana moral güç veriyor, "ne mutlu ki hala bu memlekette Nusret Hoca'lar var" dedirtiyor. Nusret Bey'in Türkiye'de hekimlik mesleğine, özellikle de halk sağlığı alanına bir bilim adım ve üst düzeyde yönetici olarak yaptığı katkılar konusunda bir çok şey söylendi, yazıldı ve daha da yazılacaktır. Onun bu alandaki değerli katkılarını benden çok daha iyi değerlendirebilecek konumda olan kişiler olduğuna inanıyorum. Bu nedenle de bu yazıda ben, onun kimi insani özellikleri üzerinde durmak istiyorum. 1971-1978 yılları arasında Nusret Fişek'in ilk önce öğrencisi, daha sonra da yöneticisi olduğu Hacettepe Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nün bir görevlisi oldum, ve onun artık Enstitü yönetiminde olmadığı dönemde de bir eski öğrencisi ve çalışma arkadaşı, ama herşeyden önce de özellikle ülkemizde özgürlüklerin alabildiğine kısıtlandığı koşullarda farklı biçimlerde bile olsa, benzer sıkıntıları ve özlemleri paylaşan iki insan olarak ilişkimiz sürdü. 1989'da gönderdiği yılbaşı kartında, "insanların özgürce biraraya geldiği, konuştuğu, dertleştiği bir Türkiye hayali ile yaşıyorum ve bunu göreceğime inanıyorum" diye yazmıştı Nusret Bey. Kimbilir, birbirimizi göremediğimiz, düşüncelerimizi karşılıklı tartışmak olanağı bulamadığımız dönemlerde bile ona bu denli yakınlık duymama neden olan kartında dile getirdiği bu özlemi kendisiyle paylaşmamdı. İlişkimiz ne düzeyde olursa olsun, onunla tanışırken veya birlikte çalışırken hiçbir zaman onun çocuğu yaşımda olduğumu, bilgi ve deneyim birikimiyle ise beni defalarca katlıyabileceğini düşünmedim. Karşısındaki kim olursa olsun o, davranışları ve ifade tarzındaki sadelik, alçak gönüllülük ve sevecenlik ile öylesine eşitlikçi ve dostça bir atmosfer yaratırdı ki, onunla herşeyi tartışma cesaretini bulurdunuz. Nusret Hoca için her zaman önemli olan karşısındakinin işini ne kadar benimsediği, o işi yapmaya ne denli istekli ve uygun olduğu idi; yaşı, konumu ve de hele politik görüşleri gibi kıstaslarla değerlendirmezdi karşısındakini. O, nereden ve kimden gelirsen gelsin, dinlemeye, öğrenmeye, farklı görüşleri tartışmaya hazırdı; araştırmaya, yeniliklere, yeni bulgulara çocukça bir heyecanla yaklaşırdı. Sanırım o, insanlara da hep iyi niyet, yapıcı bir yön arayışı içinde yaklaşır, yanıldığı zamanlarda da çok şaşırır ve üzülürdü. Ama yaşamı boyunca, onun insanlara yaklaşımını, bu tür hayal kırıklıklarının yol açtığı hoşgörü ve sadeliğin biçimlendirildiğine inanıyorum. Nusret Hoca'nın, bunca işi arasında öğrencilerinin ve meslektaşlarının "özel" sorunları da ilgilenip dayanışma göstermeyi becerebilmesi yine böylesi bir yaklaşımın sonucuydu. İnsan olarak benim tanıdığım Nusret Fişek, sözüyle eylemi, inançlarıyla pratiği denk düşen bir kişiydi. Temel insan hakları ve demokrasi yönündeki inançlarını çeşitli politik dönemlerde kararlılıkla savunmaktan vazgeçmedi. İnandıkları ne kadar açıksa, yaptıkları da, ister üniversite kürsüsünde, ister yönetici koltuğunda, isterse sanık sandalyesinde olsun, o denli ortadaydı... Üst düzeyde bir sağlık yöneticisi ve üniversite hocası olarak insanların sağlıklı yaşam hakkından yararlanmaları için uğraş veren Nusret Fişek, 1986'da Türk Tabipleri Birliği Başkanı olarak idam cezasının kaldırılmasını istediği için sanık sandalyesine oturtulduğunda da hekimlik mesleğinin en doğal ve tutarlı bir uzantısı olarak insanların hayatta kalma hakkını ve demokrasiyi savunuyordu. |